ANKARA SÖZLÜĞÜ’NE 9 MADDE BİZDEN OLSUN

 

Mehmet Saim Değirmenci

Her şehir enine boyuna, kuzeyine güneyine bir sözlüğü hak etmektedir ve son zamanlarda bazı şehirlerin her şeyine dair ansiklopediler de çıkmaktadır ki, sorunlu da olsa sevindiricidir. Bir proje dâhilinde bütün şehirlerimizin bir sözlüğü hazırlansa, bu sözlükte sadece “ağız” olmasa, o şehrin sanatından siyasetine, yetirdiği ululardan delilere, velilerden başka renkli kişilere, sporundan ağacına, türküsünden kedisine kayda geçmeyi hak eden her şey yerli yerince yer alsa memleket irfanı için mühim bir hizmet daha ifa edilecektir. Elbette öncü çalışmalar vardır ancak bu çalışmalar öncülerin ömrünü aşacak evsafta olduğundan bu bir yetişmiş gönüllü kadro işidir; telifi mukabilinde yetkin kişilere belli maddeler sipariş edilmeli, o kişilerin de şehre farklı bir gözle bakması sağlanmalıdır kir ortaya çıkacak “sözlük” malzeme yığınından, af buyurun eşyaları tasnif edilmemiş eskici dükkânından farklı olsun… Yoksa malzemenin yaşayan ve kültürde karşılığı olan yanlarını dikkate almadan, olduğu ve bulunduğu gibi sözlüğe koymaktan; bitpazarında bulduğu Çerkez eyerini o perişan haliyle salonun başköşesine yerleştirmekten fayda hâsıl olmayacaktır.  

 

Bir de, her sözlüğün yazıldığı, hazırlandığı dönemi de yansıtması dikkate alınırsa, belli periyotlarla zeyillerle o sözlüğü genişletmek, ilave ciltler çıkarmak gerekecektir ki, bu da gelecek kuşakların işidir; hele bir başlasın arkası gelecektir.

 

Yazıklanmanın yeridir; maalesef Ankara’nın bir Ahmet Rasim’i, ne bileyim bir Reşat Ekrem Koçu’su çıkmamıştır. Bunlar olmasa bile bu evsafta bir yazar hazretlerinin kolları sıvayıp Ankara’yı dönemi itibariyle kayda geçirseydi,  kitap olması gerekmez, fasikül fasikül yazdıklarını yayınlasaydı kuşkusuz maddi olarak iflas ederdi lakin ortaya çıkacak eser şehrin medarı iftiharlarından biri olurdu…

 

Muradımız şehir sözlüğüne dair ahkâm kesmek değil, Ankara Sözlüğü’nde yer alması, vacip seviyesinde olan beş on maddeyi buracıkta zikrederek okunası bir deneme kaleme olmak, okuyucunun dilinde, olgun bir Ankara armudu yemişçesine tat bırakmaktır. Yoksa haddimizi bilmekteyiz ve söylediğimiz iş, nükteyle, latifeyle, denemeyle, öyle bir yazıcıkla geçiştirilmeyecek kadar ağır işçilik gerektirmektedir.

 

ANKARA ARMUDU: Roma incirinin bir türlü karşılaşamadığı küçük kardeşidir.  Eskiden bağlarda bahçelerde, yakın dönemde gecekondu avlularında boy gösterse de Ankara’nın “belediye mücavir alanında” nesli tükenmek üzerindedir. Kentleşmenin demeyelim, betonlaşmanın çevreyi istila etmesi nedeniyle nesli tükenmekten korkulur; şaka bir yana tabi, ülkemizde 830 bin ağaç ile en çok Ankara’da bulunmaktadır, ikinci sırayı Bursa almaktadır. Ankara’da ise en çok Çubuk’ta eğlenmektedir. Bir zamanlar Ankara’nın alacağı hali tahmin ederek köküyle budağıyla, çeşitlenerek, çeşidini 600’e çıkararak Marmara ve Ege Bölgelerine de göç etmiştir. Ankara nasıl başkentse, Ankara armudu da pek çok özelliğiyle armut milletinin kralıdır.

 

ANKARA AYAZI: Bıçak gibi değil hançer gibidir; önce işler, sonra çevrilir, Allah korusun adamı en az beş gün yatağa düşürür; işlerken farkında olmadığınız bir hinliği, bir gizli dili vardır; ilerledikten sonra ürperir farkına varırsınız ancak iş işten geçmiştir. Hoş, son yirmi yılda Ankara’da o eski ayazlara rastlanmaz olması, şehrin bir zamanlar ağaçsız tarla olan taraflarının bile bir nevi yeşillenmesi ile ayaz da kırılmış, küresel ısınma denilen nane başkente de payınca sirayet etmiştir ancak, şehir eski ayazlı günlerini hatırlayıp Meteorolojiyle anlaşarak birkaç günlüğüne de olsa ayazlanırsa, bu yeni duruma alışan ahalinin hali yaman demektir. O zaman şehrin göbeğindeki üçgeni mekân tutan kâğıt mendilcilere sahiden iş çıkacak demektir.

 

ANKARA BALI: Eski seyahatnamelerde de zikredilen, arıların Ankara çiçeklerinden yaptıkları bal… Şimdilerde ne o çiçekler, ne o kovanlar, ne arılar çırayla aransa bulunmadığından, Ankara balı da sadece adı kalan bir bal olmuştur. Kovanı sepettendir. Hacı Bayram’ın müritlerinden bir grubun bu balla iftar açtığı rivayet edilir. Zehirsizdir. Kesmez.

 

ANKARA DEPREMİ: Bildiğimiz depremle alakası olmayan siyasi zelzele… Malum, bu bağlamda başkentimiz Türkiye’de yegâne deprem bölgesidir ve siyasi zemini fay hattı üzerinde bulunmaktadır. En son 27 Nisan muhtırasına kadar, 1920 TBMM hükümetinin kurulmasından itibaren sayısız depremle sarsılmıştır. Bunlar arasında en büyük hasar bırakanı 27 Mayıs 1960, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 depremleri olmuştur. Her depremin ayrıca artçı şokları bulunmakta, bu sarsıntılar demokrasinin işlediği zamanlarda da sürmektedir.

 

ANKARA HAVASI: Düğün ve gece hayatı ahalisine göre çokça kaşıkla oynanan, son zamanlarda Ankaralı, Çubuklu, Peçenekli ön adlarını taşıyan kadın erkek sanatçıların popüler ettikleri havadır. Kurda göre sisli hava… Kamu vatandaş ilişkisi açısından sivil hayata göre aşırı resmi hava… Türkiye’nin genel havasını tayin eden belirleyici hava… Ortak siyasi kanaate göre siyasetin dizayn edildiği siyasi hava…

 

ANKARA İÇ SAVAŞINDA ÜÇ HAİNİN PORTRESİ: Ahmethan Yılmaz’ın epik ve aykırı şiiri ve şiir kitabının adı. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin bir Ankara iç savaş tarihi olduğunu inceden ve ağırdan işleyen şiir. Siyasi tarihin öze ve kana işleyen özeti. Altındağ Belediyesi’nin çıkardığı “Ankara Şiirleri Antolojisi”ndeki şiirlerin toplamındaki Ankara’dan daha baskın bir Ankara ağırlığı var şiirlerde.

 

ANKARA RÜZGÂRI: Küçük bir esintisinde İstanbul’daki borsanın yatağa düştüğü, faizin gökdelen tepesine, kule ucuna tırmandığı rüzgâr… Türkiye’nin bölgesinde estirdiği rüzgârın adı…  Kışları sert ve yıkıcı, yazları gizliden gizliye sinsi esen akımın adı…

 

ANKARA SAPIĞI: Birkaç türe ayrılmaktadır. Birincisi motosikletli ve kasklıdır. Ağırlılık olarak 18 yaşının altındaki kızlara musallat olmakta, önce keşif yapmakta, evde başka kimsenin bulunmadığı zamanlarda eylemini gerçekleştirmektedir. Yakalanmıştır. İkincisi kar maskelidir. Tacize yahut tecavüze kurban olarak seçtiği kadınlar arasında yaş farkı gözetmemektedir. Kar maskesi kullanmaktadır. Üçüncüsü otuzdan fazla kadına sokakta arkadan saldırıp taciz ederek kaçmakta, taciz ettiği kadınların fiziki özelliklerini bir ajandaya “günlük” kaydetmektir. En son bir polis memuresine saldırdığında kurban memure tarafından yakalanmıştır. Dördüncüsü yine yalnız yaşayan güzel hatunları takip etmekte, taciz yahut tecavüzden sonra iz kalmasın diye kurbanlarına bıçak zoruyla duş aldırmaktadır. Yakalanmıştır.  Dörtle sınırlı değildir ve cümlesi emniyet güçlerince ve medyaca Ankara Sapığı olarak tarif ve tasnif edilmektedir.

 

ANKARA TAVASI: Eskiden Hıdrellez gününde yapılıp yenen, Ankara’dan dünyaya yayılan başkentin en meşhur yemeği… Et ve sebzenin gerdeğe girdiği muhteşem bir lezzet şöleni… Yanında cacık, hoşaf, turşu ve salata da duruma göre makbuldür.  Meşhur Oktay Usta’da tarihini notaya, af edersiniz kitabına almış, nasıl pişirileceğini tarif etmiştir. Sebzenin taze, etin kuzu eti olması gerekir, yoksa Ankara tava olmaz… Pilavı tereyağlı olmalıdır. Afiyet olsun.

Bağlantı Noktası Dergisi, Sayı 48, Yıl Ocak 2013

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator