NERESİNDEN YARALANIRSA BİR DAĞ…

 

Masada tek başına…

Sade kahve, sade düşünce, sade yalnızlıktan damıtılmış gülümsemeler, sade sır küpü, sade o küpten sızan, elli ayaklı, gözlü kaşlı bir adama dönüşen suret…

 

Biraz sonra, çocukluğundan devşirdiği acılar, Dünyayı Dolduran Kiraz’da bir kısmını dile getirdiği o derin hayatın gölgeleri, izleri, akisleri de gelir masaya…

 

Ardınca doğunun en doğusundan batının en batısına, kuzeyin en kuzeyinden güneyin en güneyine bildiğimiz dünyanın bize yakın bize uzak ülkelerinden içinde insan olan haberler, siyaset olan haberler,  hayatla siyasetin kesiştiği yerden yaşatan bir rüyaya dönüşerek gelir, iskemle çeker ve o yalnız adamla göz göze gelir…

 

Arada eş dost, eli kalem tutan, dava arkadaşları, omuzdaşlar, aşinalar gelir, masa kalabalıklaşır…

 

Sanatta, edebiyatta, gündelik hayatta tutunabileceğimiz, sahici samimi dallar, sırt vereceğimiz çiçek gibi taze ve bin yıl yaşamış gibi güvenli ağaçlar gelir…

 

Kahveden bir yudum…

 

Rol yok…

 

Sussa suskunluğunda, konuşsa kelimelerinde riya yok…

 

Yalnız dolaştığı, kalabalık dolaştığı sokaklarda, yalnız oturduğu, sonra kalabalıklaşan, o kalabalık içerisinde bile yalnız oturduğu mekanlarda etrafında dönen dünya kurmaca kimliklerinden arınmış sahici bir dünyadır.

 

Yemen Türküsünü söylerken gözleriyle birlikte tebessümü de ağlar, sesinin kıvrımlarından uçsuz bucaksız çöllerde yorgunluktan ve susuzluktan ölümle tanışmak üzere olan bu ülkenin çocukları için içli pınarlar çıkarır.

 

Her türküsü Yemen sıcaklığındadır.

 

Öyleydi, öyledir.

 

Yüzlerce kare var, gözümüzde ve gönlümüzde adını söyleyince…

 

Gizlice çevresindeki düşkünlere harçlık verişi, paraya bakmadan verişi, cömertliği…

 

Rint meşrepliği, dünya malına zerre kadar kıymet vermeyişi…

 

Bir çocuğu yüreğinin gözlerinden yakalayışı, o kendine özgü çocuksuluğu…

 

Anestü Nara kitabındaki yakarıştan daha içli bir yakarışı göğe bakınca yüzünün açılmış iki ele dönüşerek yüz haliyle söylemesi…

 

Çay içerken, yandan gelen “Akşam olur karanlığa kalırsın” türküsünü dinlerken, aldığı nefesin boğazında düğümlenmesi, o düğümden çözülen acıların, derinliğin, yaşanmışlığın muazzam bir coğrafyaya yayılması ve o coğrafyayı vatan yapması…

 

Kabalığı…

 

Ansızın başkaldıran öfkesi…

 

Suiistimale ve sululuğa  tahammül edememesi…

 

Yana çekildiği, yan gözle baktığı, yancılık yaptığı vaki olmayan o dik duruşu…

 

Bulunduğu yere rengini vermesi…

 

Kareler, kareler, kareler…

 

Karalığı soyadındaki “Karaca”nın karasından…

 

Şükrü Karaca bu, ağabeyimiz.

 

Yüzü Tokatlı…

 

Tarihin ve toplumun sillesinden…

 

Öldü. Kocatepe’de o her kesimden insanın iyi biliriz cümlesi hiçbir riya taşımıyordu.

 

İyi bildik…

 

Sancaktar Dergisi, Sayı 53, Yıl Ocak 2014

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator