ANKARA’NIN GARINA BAK

Hani dili olsa da konuşsa deriz ya, dili olsa da konuşsa Ankara Garı Cumhuriyet Türkiye’sinin tanıklığı en zengin mekânlarından biridir ve bu tanıklığın yolculuğa tekabül eden tarafı bile Gar üzerinden bir başkent okuması gerektirecek niteliktedir. Başkent okuması dediğimize bakmayın, başkent olmadan önce de Ankara adıyla sanıyla Ankara’dır, Anadolu coğrafyasının önemli merkezlerinden biridir ve eski Ankara İstasyon binası üzerinden de bir Ankara okuması pekâlâ yapılabilir. Yeni Garın yapıldığı 1937 yılına kadar geçen 45 yılın Ankara’sı, hadi mesafeyi biraz daha kısaltalım,  Türkiye Büyük Millet Meclisi açılıncaya kadar geçen 28 yılın Ankara’sı kentin başkent olarak kabul edildiği dönemden sonraki kadar hareketli ve bereketli olmasa bile renkli ve dikkate değer olmalıdır.

 

Ankara’ya “bozkırın ortasında bir kasaba” muamelesi çekmek, resmi söylemin dar çerçevesinden bu kente bakmak, eskiyi küçülterek yeni Ankara’yı yüceltmek, en hafif tabiriyle eski mekânlarda dokunduğumuz taşlara haksızlık olacaktır. Kent, bu coğrafyada bilinen tarihin hemen her döneminde kendine ait imkânlarıyla bir “başkent” saklı kimliğini hep bünyesinde taşımış, sadece adıyla değil doğuya ve batıya uzanan etkileriyle Ankara olmuştur.

 

Demiryolu yapımının Osmanlı modernleşmesinin bir enstrümanı sıfatıyla “devlet politikası” olarak ele alınmasının hemen akabinde Ankara’da  trenin ulaşacağı şehirlerden biri olarak planlanmış, Abidin Paşa’nın valiliğine denk gelen 1892 tarihinde Ankara’ya ilk tren gelmiştir.

 

Tabii ki de Ankara İstasyonu’nda durmuş, şehir ahalisinin meraklı bakışları arasında arzı endam etmiş, biraz da devlet desteğiyle kentte bir bayram havası estirilmiştir.

 

Yine “bozkırın ortasındaki kasaba” algısına dönersek, tren bir kasabaya değil, dört başı mamur bir kente gelmiştir. Sürgünlüğüne gidişi gemiyle olsa da dönüşü trenle olan rahmetli Refik Halid’in Ankara yangınını anlattığı o muhteşem yazısındaki Ankara ahşap konaklarıyla, alabildiğine canlı ticari hayatıyla bugünkü Ankara’nın nüvesini teşkil eden minyatür bir başkent havası vermektedir. Yeri değil belki ama Ankara yangınında kül olan piyano adedince piyanoyu bugünün Ankara’sında bulmak mümkün değildir. Gar Gazinosu’nun piyanosuna değineceğiz…

 

Ankara İstasyonu tek başına yapılmamıştır. Bir buharlı trenin ikmal ve ihtiyacını karşılayabilecek bütün tesislerle birlikte, Alman mimarisinin mutena örneklerinden biri olarak inşa edilen Ankara istasyonuna artık fotoğraftan ulaşmak mümkündür. Tabii, binanın yıkıldığı dönemde taşınmaz kültür varlığı hassasiyetinden bahsedilmesi abes olur, zira Ogüst Mabedi’nin yıkımıyla Ankara istasyonun yapımı aynı Vali hazretlerinin dönemine denk gelmektedir.

 

 Bugün ayakta duran, İstiklal Harbi’nin bir döneminde, Mustafa Kemal’in karargah ve konut olarak üst katını kullandığı, alt katında yaverlerin korumaların konakladığı, Gazi’nin savaş planlarını gözden geçirdiği, konuklarını kabul ettiği, bu gün müze olarak hizmet veren Anadolu Bağdat Demiryolları Direksiyon Binasının yanı başında “yeni gar” yapılmak için yıkılan, mütevazı eski Ankara istasyon binası, günlük bir iki trene analık yapsa bile o dönemin ulaşım şartları ve bu bir iki trenin yolcularının kimliği itibariyle anılmaya değerdir.

 

Ülkemizin ilk tiyatrocusu, kitap kapaklarından tanıdığımız rahmetli Münif Fehim’in babaları Ahmet Fehim, hatıralarında, İstanbul’dan Ankara’ya yaptığı o meşakkatli tren yolculuğunda nasıl Sincan’a indiklerini, nasıl köpeklerle, bataklıkla, sazlıklarla boğuşarak Ankara’ya ulaştıklarını anlatır ki, üstadın Ankara’yı teşriflerinde istasyon muhtemelen inşa aşamasındadır, henüz tamamlanmamıştır.

 

O kıtlık ve darlık günlerinde ekibinin icra ettiği her oyunun dekorunu yaratıcı zekâsıyla tamamlayan Ahmet Fehim Efendi’ye bu sefer de Ankara’yı ve Ankara istasyonunu süslemek, açılışa hazırlamak düşecektir. Vali Paşa hazretlerinin kesenin ağzını açtığı bu merasimden Ahmet Fehim üç beş kuruş kazanmış mıdır bilinmez. Ancak, İkinci Teşrin 1892 tarihinde açılan ve 17 Kânunuevvel 1892 tarihli Servet-i Fünun’a kapak olan o muhteşem açılış resminin Fehim efendinin eseri olduğu kesindir.

 

Sincan istikametinden çekildiği belli olan fotoğrafta demiryolunun sağına ve soluna dizilen insanların ortadan gelin geçirir gibi bir heyecana sahip büyütücüyle fotoğrafa bakıldığında gözlerinden okunacak açıklıktadır. Gelinin/trenin altından geçeceği takın alnında eski alfabe ile Ankara yazısının yanında Latin harfli “ANGORA” yazısı da dikkat çekmektedir. Osmanlı bayraklarıyla, defne dallarıyla tezyin edilen takın, alınlığının üst kısmına fotoğraftan belli belirsiz fark edilen bir ay yıldız yapılmıştır ki, ihtimal çiçeklerden ay yıldız döşemek Ahmet Fehim Efendinin cinliği olmalıdır.

 

Ağırlıklı resmi erkândan oluşan tören fotoğrafının solunda biraz da şaşkın duran Gar Hazretlerinin gözlerini/pencerelerini dört açarak olanı biteni seyretmesi biraz da kadınlığının yeni farkına varan bir ergenin hayretiyle örtüşmektedir. Öyle ya, bundan sonra trenler gelip gidecek, Ankara-İstanbul arasında resmi görevden ticaret işine, tehcirden askeri sevkiyata, siyasi dalgalanmalardan İstiklal Mücadelesine katılmaya, demiryolu güzergâhındaki kentlerden mebus intihap edilip Ankara’ya gelmelere 47 yıllık eski gar döneminde trenler biraz da Ankara’nın demografik yapısını olduğu kadar idari yapısını da belirleyecek, buna ilk ve son tanıklıkları hep Ankara İstasyonu yapacaktır.

 

Ankara’nın resmi söylemdeki “taşralılığı”, “bozkır kasabalığı” biraz da, ne birazı, çokça İstanbul ağzıyla Ankara’ya bakılmasındandır. Öyle ya saraya yakın İstanbul ahalisinin gözünde İstanbul dışındaki bütün Anadolu şehirleri taşradır; Ankara da haliyle taşra olmalıdır. İstanbul’dan bir vesileyle Ankara’ya yolunu düşürenler trene binerken iç karartıcı bir kasaba tahayyül ederek trene binecekler, yolculukları boyunca kendi tahayyüllerinde inşa ettikleri Ankara’nın kasabalılığına kendileri de inanacaklardır. Bir nevi Hacı Bayram’ın Ankara için söylediği “Nagehan ol şara vardım/Ol şarı yapılır gördüm/Ben dahi bile yapıldım/Taş u toprak arasında” dizelerindeki kentli olma, kentle kimlik kazanma durumu tersinden işleyecektir. Cumhuriyetin ilk on yılına kadar trene binen İstanbul menşeli her resmi görevli şayet Haydarpaşa’dan binmişse nefesi daralarak, Ankara’dan binmişse nefesi genişleyerek yolculuk yapacaktır ki, Ankara bunu hak etmiş değildir. Yahya Kemal’in ben Ankara’nın trenle İstanbul’a gidişini seviyorum demesine Ankara’nın olduğu kadar Ankara İstasyonun, bin bir emek ve heyecanla döşenen demiryolunun ve dahi Ankara İstasyon’unda bir teşehhüt miktarı mesai harcayan Gazi Hazretlerinin de itirazı olmalıdır.

 

Hoş, trenle, demiryoluyla, istasyonla yeni tanışan “yurdumun insanı”nın garları eskinin hanları gibi görmeleri, o mekânlarda geceleyip, parça bölük yüklerini istasyonun bir köşesinde, af buyurun atlarını eşeklerini istasyonun diğer köşesinde eğlendirmeleri, bütün çağrışımlarıyla istasyon hayatıyla han hayatını örtüştürmeleri de Ankara İstasyonu özelinde Ankara’nın taşralılığına hüccet olarak gösterilmiştir.

 

Nazım Hikmet’in Memleketimde İnsan Manzaraları adlı eşsiz eserinde portresini çizdiği yüzde yüz bu topraklara ait insan manzaralarının Ankara istasyonuyla bağlantıları unutulmamalıdır zira o trenin kalkış ve varış istasyonları İstanbul ve Ankara’dan başka kentler değildir. O insanlar da yerine göre Ankara’da indiklerinde Yeni Ankara’nın değişen yüzüyle karşılaşacaklardır.

 

Yeni Ankara’nın değişen yüzü elbette Ulus’tan Sıhhiye’ye doğru devam eden çokça ulusal biraz Fransız-Alman karışık mimari eserlerle gün yüzüne çıkmaktadır ve henüz bu fotoğrafa Ankara İstasyonu dâhil değildir.

 

Yeni Ankara Gar’dan önce Mimar Burhanettin Tamcı tarafından Çiftlik arazisine Ankara’nın batı yakasına işlenen broş güzelliğinde, klasik mimarinin çizgilerini taşıyan Gazi İstasyonu yapılmış, Gazi Hazretleri tarafından 1 Şubat 1926 tarihinde bizzat açılmıştır. Ankara’nın Cumhuriyet dönemi ilk istasyonu Gazi İstasyonu’dur ve mimari bakımdan şehrin eski istasyonundan da yeni gar binasından da çok daha zarif durmaktadır.

 

Ankara adıyla sanıyla başkent olmuş, suya atılan taşın oluşturduğu halkalar gibi genişlemeye başlamış, Cumhuriyet devrimleri peş peşe yapılmış, geleni gideni, konanı göçeni artan kentin yeni bir gar binasına ihtiyacı da konuşulur hale gelmiştir. 10. Yıl Marşı’na da giren “Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” dizesine ilham olan demiryolu hamlesi, demiryolu yapımının dönemin ekonomisi için lokomotif etkisi yapması, zavallı eski istasyonu da çaptan ve gözden düşürmüştür.

 

Onuncu Yıl’ın hemen akabinde 1934 yılında Yeni gar binasının yapımına karar verilmiş ve inşasına başlanmış, yüklenici ise, o güne kadar iki bin kilometreden fazla demiryolu inşa eden, bundan dolayı Gazi Hazretleri tarafından “Demirağ” soyadı verilen Nuri Demirağ’ın kardeşi Abdurrahman Naci Demirağ’dır. İki kardeşin arasına zamanla siyaset kara kedisi girecek, Nuri Demirağ İsmet Paşalı yıllarda gözden düşecek Naci Demirağ’ın yıldızı parlayacak, Atatürk’ün ölümünden sonra CHP’li kadrolar arasında başlayan limoni bulutlar Demirağ kardeşleri de birbirinden soğutacaktır.

 

Demiryollarının bu topraklarda 155’nci yılına denk gelen 2006 yılında tıpkıbasımını yaptırdığım 1937 tarihli “Fotoğraflarla Yeni Ankara Garı” albümünde Ankara Garı’nın yapılış hikayesi de anlatılmaktadır.

 

İçinde yıktırılan eski istasyon binasının, yeni garın inşa evrelerinin, son halinin, gar gazinosunun, açılış merasiminin, açılışa katılan Başvekil  “bay” Celal Bayar ve Nafia Vekili “bay” Ali Çetinkaya’nın da fotoğraflarının bulunduğu albüm dönemin şartlarına göre “lüks” baskı ve sınırlı sayıda basılmış ve dağıtılmıştır.

 

İyi ki de böyle bir iş yapılmıştır çünkü bugün Ankara Gar hakkında bildiklerimiz biraz da bu albüm sayesindedir.

 

Albümün “BİNANIN TARİHÇESİ” bölümü dönemin imlası ile kelimesi kelimesine şöyledir: “Atatürk devrinde hükümet merkezinin günden güne tevessü eden münakale ihtiyacını ve bunun müstakbel inkişaflarını karşılayacak ve aynı zamanda Ankaranın Cumhuriyet yıllarında mazhar olduğu hamleli imar faaliyetiyle ahenktar olabilecek yeni bir gar inşası için tetkıkata girişilmesi hakkında Sayın Nafia Vekili Ali Çetinkayadan aldığı direktife imtisalen Devlet Demir Yolları İşletme Umum Müdürlüğü 934 Teşrinisanisinde her türlü ihtiyacatı cami asri bir gar binasının inşasına ait etütleri yaptı ve inşaata başladı.”  Ali Çetinkaya direktifle iş yapmayı sever; o da muhtemelen yeni gar binasının yapımını başvekilden yahut reisicumhurdan almış olmalıdır.

 

“İNŞAATIN SEYRİ” bölümünde ise kısa bir kronoloji verilmektedir. Yine dönemin imlasına dokunmadan bu üç yıllık yapım sürecini özetlemek yerinde olacaktır: “İnşaatın nasıl bir hızla yürüdüğü aşağıdaki tarihlerden bellidir. 934 Teşrinisanisinde: İnşaat için sondaj ameliyesine başlandı. 4 Mart 935 de: Avan projelerin tanzimi ikmal edildi. 8 Temmuz 935 de: Gar ve Gazino binası 777,000 lira maktu bedel ile ihale edildi. 6 Ağustos 935 de          : Eski garın yıkılması bitirildi.  10 Ağustos 935 de: Yeni garın temel hafrine başlandı.  3 Teşrinisani: Temel beton armesine başlandı. 2 Eylül 937 de: Yeni bina ikmal edildi ve kabul muamelesi yapıldı.”

 

Son teşrin 1892’de ilk Ankara istasyonu ilk teşrin 1937’de son Ankara Garı’nın açılması, dolayısıyla eski istasyonun yerinde yeller esmesi bir nevi eski yeni yer değişimini de bize gar/istasyon üzerinden değerlendirme imkânı vermektedir.

 

Devam edelim; “BİNANIN KARAKTERİSTİGİ” başlığı altında ise yok, yoktur. Bu bölümde malzemenin nerden getirildiğinden kaç işçi çalıştığına, mimarın kim olduğundan kim tarafından kontrol yapıldığına detay bilgilere yer verilmiştir. Yine dönemin imlasıyla virgülüne dokunmadan aktarmak gerekirse hikaye şöyledir: “Bina 150 metre boyundadır. İnbisat derzlerile 5 kısma ayrılmıştır. Bütün iskelet ve temeller beton armedir. 23 x 33 eb’adındaki büyük holün tavanı 23 metre açıklığında 6 adet demir makasla kapatılmıştır.

 

Umum katların mesahai sathiyesi 8875 metre murabbaı ve mecmu hacim 50,200 metre mikabıdır.

 

Gazino binası saat kulesi 40 adet beton arme kazık üzerine inşa edilmiştir. Kulenin yüksekliği zeminden itibaren 32 metredir. Taş kaplama sathı 2500 metre murabbaı olup Kayaş civarındaki taş ocağından getirilen taşlarla yapılmıştır. Taş işlerinde 24,600 işçi yevmiyesi sarfedilmiştir. Binanın tekmil inşaatında 4000 metre mikabı beton arme yapılmıştır. Hol antresinde görülen büyük taş kolonlar Herekenin müntahap taş ocaklarından çıkartılarak getirilmiş, tesviye ve tanzim edilerek yerlerine konmuştur. Bunlar 6 adet olup alt kutuları 75 santim ve boyları 10 metredir. Her bir kolon ikişer metrelik beş parçadan mürekkeptir. Bu sütunlar üzerindeki korniş ve keza tabii Hereke taşı kaplamadan yapılmıştır. Bütün binanın inşaatında 74,500 Türk işçisi ve 83,500 Türk amelesi çalışmıştır.

 

Binanın mimari planları; Nafia Vekaleti Yapı İşleri Mühendisi (Mühendis Mimar Şekip Akalın) tarafından tanzim ve inşası da milli firmalarımızdan (Abdurrahman Naci Demirağ) tarafından yapılmış, ve daimi kontrolu da Devlet Demir Yolları Yol dairesi Reis Muavini (Alâettin Arısan) tarafından yapılmıştır.”

 

 Yeni Gar binasının yapılmasıyla eş zamanlı bir de resim yarışması yapılmış, gar holünün duvarlarının resimli olması düşünülmüştür. Tabii, bu yarışma bilgisi albümde kayıtlı değildir. “Kurtuluştan Kuruluşa Ankara Garı Resim Yarışması” adıyla düzenlenen yarışmada derece alan resimler bugün TCDD Müzesi’nde sergilenmektedir. Bu resimlerden ressamını tespit edebildiğimiz Halil Dikmen, Refik Epikmen, Nurettin Ergüven ve kimliğini tespit edemediğimiz adsız ressamlar Yeni Ankara Garı özelinde İstiklal Harbi ve sonrasındaki devrim/kalkınma yıllarını biraz da Sovyet tarzını andırır şekilde resmetmişlerdir.

Ankara’ya treni getirdik, eski istasyon binasını inşa ettik, aradan yıllar geçti, eskisini yıkıp yenisini yaptık, yanına gar gazinosunu da inşa ettik, törenlerle açtık, bunca soğuk ve mekanik bilgiyi okuyucuyla paylaştık madem, şimdi biraz da garı güldürmenin ve hüzünlendirmenin zamanı gelmiş demektir.

 

Ankara Gar da diğer ana/anaç garlar gibi güne gülümseyerek, neşeli ve dingin başlar. Yer gök, güvercinler, çevredeki simitçiler, yüzde doksanı Haymanalı olan gar taksicileri, yolcular, hamallar, demiryolcular, garın kaşı gözü, mermeri taşı, yüksek tavanlı bekleme salonu, o salonun alabildiğine estetik kapıları, kapıların eskilerde tren sesini andırır gıcırdayarak açılan kapıları da güne gülümseyerek başlar ve sadece Ankara gar’ın değil her garın en sevinçli olduğu zaman garda hayatın devam ettiği zamandır.

 

Tabii, son yolcuların iniş biniş saatlerine göre gece yarısından sonrası da doğal olarak garın hüzün saatleridir. Her ne kadar son tren gelir, yolcular telaşlı bir edayla ve uykulu gözlerle karınca yuvasından ayrılır gibi garı hızla boşaltırlar ve o anda bir süngerle garın kalbinin gökyüzündeki karabulutlar silinir gibi olursa da, geçicidir, gar nöbetçi gar müdür yardımcısıyla, eskilerde bekçisi şimdilerde güvenlik görevlisiyle, yanda inzibatıyla ki zaten bunlara alışmıştır, baş başa kalır ve hüzünlenir. Şehrin bir deniz gibi kıyıya attığı evsiz barksızlar, bu evsiz barksızların zararsızları, sabahki treni Ankara’nın yabancısı olup akşamdan beklemeye başlayanlar, bekleme salonun sandalyelerinde çoğu çıkını başının altına alarak yarı uyur yarı uyanık garın hüznüne ortak olurlar. Bu ortaklık biraz da paylaştıkça hüznü artıran bir ortaklıktır.

 

Hüzün demişken, 1937 yılında garla birlikte yapılan, uzun yıllar Ankara’da sefirlerin, sefaret personelinin, zenginlerin, mebusların, özetle kentin kayak tabakasının yiyip içip eğlendiği, Başkentin en saygın eğlence mekânı olan, şimdilerde restore çalışması devam eden Gar Gazinosu’nun atıl kaldığı yıllardaki hüznü ayrı bir bahistir. O kadar ki, gazinonun işaret parmağını andıran yapısı ve saat kulesi safi gri bir hüzünden inşa edilmiş intibaı vermektedir. Bir zamanlar Batı’nın meşhur ve maruf sanatçılarından alışkın parmaklarla en bilinen parçaların çalındığı gazinonun piyanosu da TCDD Sanat Galerisi’nde, sergi gezen çocukların meraklı parmaklarıyla çıkarttığı tınılarla, yaşlı bir aslanın ihtiyarlığında kelebeğe kuşa maskara olması gibi bir haleti ruhiye içerisinde ömrünün mütekait günlerini geçirmektedir.

 

Gar Gazinosu demişken, atlamayalım, İkinci Dünya Savaşı yıllarında hangi sarışın Alman casus buğulu gözleriyle gar gazinosunda Türk rakısını dengeli içerek, dengeli şuhluğuyla ve elbette güzelliğiyle yerine göre esmer bir İtalyan dilberiyle istihbarat paylaşarak Ankara’nın kurt grisi havasından kokladığı/topladığı bilgileri dönemin ileri teknolojisini de kullanarak, yan masadaki Yahudi bilim adamına aslan sırıtması maskesiyle yüreğinin tiksintisini yerine göre kahkaha oklarıyla fırlatarak, arada bir makyaj bahanesiyle lavaboya geçip mühim bir konuyu noktayla yahut virgülle not alıp, bunu fırsat bilerek iki yan masada konuşulanlara kulak kesilerek  Gazinoda ne filmler çevirmiştir, taş duvarlara sormalıdır. Böyle bir filme mekan olmayı restore edildikten sonra Gar Gazinosu fazlasıyla hak etmektedir.

 

Bir zamanlar gazete ilanlarında rastladığınız Yunanlı yıldız Bayan Zaha Bestekâr Piyanist Kasta Zaharopolo iştirakiyle Cumartesi ve Pazar günleri her hafta Gar Gazinosu’nda, Aile Matinesi ilanları da, illa Yunanlı yıldız olması gerekmez canım, yandaki Ankara Gar’da buharlı sesine karışan bir coşkuyla filmin eksik karelerini pekâlâ tamamlayabilir.

 

İstanbul treninden olanca şıklığıyla inip, kendi taşısa narin parmakları ve ince topuğu incinmeyecek hafiflikteki çantasını bile gar hamallarına teslim edip, o zamanlar sınırlı sayılı otomobillerden kendisini bekleyene mağrur bir güzellikle binen, hamal taşıma ücretinin üç katını da bahşiş olarak veren kimdir derseniz, biz de bilmiyoruz, Aka Gündüz’ün ruhunun kulakları çınlasın, elbette Dikmen Yıldız’ı değil, o zamanlar cazibe merkezi olan Ankara’ya yağan yüzlerce yıldızdan biri olmalıdır ve Allah bilir ya bindiği anda buharlının, indiği anda Ankara Gar’ının, gram şaşmayan Gar saatinin de gönlü kaşla göz arasında o dilbere yıldız misali kayıvermiştir.

 

Hamal demişken, bir zamanlar Ankara Gar hamallarının dernek kurdukları gazetelerde yer alsa da şimdilerde böyle bir dernek bulunmamaktadır. Garda istihdam edilen 10 hamal bir nevi sınavla işe alınmış, bir hamal genelgesi çıkarılmış, bu genelgedeki şartları taşıyanlara kimlik verilmiş ve hamal olarak görevlendirilmiştir. Ankara Gar Müdürlüğü ve Bölge Müdürlüğü tarafından denetlenen hamalların yolcuyla ve idareyle münasebetleri genelge çerçevesinde olmakta, bu kişilerden herhangi bir ücret alınmamaktadır. Yüksek Hızlı Tren işletmeciliğine geçilmesiyle birlikte bilumum taşımacılara, taksicilere ve tabii ki hamallara da gün doğmuştur.

 

Gün doğmuş demişken, bir zamanlar mevcut ana hat trenlerinin yolcularının ancak kirayı karşılayacak kadar alış veriş yaptıklarından yakınan gar büfecileri Yüksek Hızlı Tren işletmeciliğine geçilmesiyle bayram etmişler, garın peron yüzünde bulunan bir büfe ve Ulus yüzünde bulunan iki büfe af buyurun sinek avlamaktan kurtulmuş yine af buyurun arı kovanına dönmüştür.

 

Esasında gar arı kovanına dönmüştür ve duyduk duymadık demeyin biri Celal Bayar Bulvarı ile demiryolu lojmanları arasına, diğeri Şeker Fabrikasının bulunduğu araziye olmak üzere iki yüksek hızlı tren garı planlanmış, Ankara Gar hızlı trenle birlikte nur topu gibi iki kumayı bekler olmuştur. Şeker Fabrikası arazisine kurulacak olan Batı Hızlı Garı’yla birlikte Ankara’nın batısında inecek yolcuların Ankara Gar’dan ayaklarının kesilmesi söz konusudur ve Ankara Gar o ayakları çok özleyecektir.

 

Yine yüksek hızlı trenle birlikte Ankara gar biraz havaalanına benzemiş Şeref Salonuna ilaveten eskiden TCDD Vakfı’nın kirasında bulunan bir alan CIP olarak düzenlenmiş, yolculara VIP ve CIP kartları verilmiştir. YHT ile birlikte ilk defa trene binen, Şeref Salonunu ilk defa kullanan yolculardan, a, ilk defa mermer avize görüyorum, bu adamın kafasına düşerse Allah korusun yollu şakacıklar da duymuşuzdur. Korkmaya mahal yoktur, masasından sehpasına, halısından perdesine bütün eşyaların orijinal olduğu Şeref Salonu’nun mermer avizesi 1937’den beri kimsenin kafasına düşmediği gibi, ona hayretle bakan kafaların pek çoğu da topraktan avizelerle aydınlanır bir mekâna gitmişlerdir.

 

Ankara Gar’ın filmi yapılabilir, belgeseli çekilebilir, romanı yazılabilir, özetle Garı bir yazıda dört başı mamur anlatmak ancak anlatmaya çalışmaktan öteye gitmeyecektir.

 

Garın, zaman zaman değişen delileri, uzun zamandır değişmeyen gedikli delisi Prenses Hazretleri beni de yaz diye gülümseyecek, dam delisiz olur gar delisiz olmaz diye yolculara olmadık şımarıklıklar gösterecektir.

 

Gar Berberi de bunca yıldır kimler geldi kimler geçti, bizim de Ankara gar bahsinde yazılmamız gerekir diyerek usturayı aynayı şahit gösterecektir.

 

Yolculara piyango aldıran, yolcularla arkadaş olan, onların yerine göre simitlerini paylaşan, kuşkonmazlardan muzdarip olup olur olmaz yerlere tüneyen gar güvercinleri de koroya dâhil olacak, yazılmayı isteyecektir.

 

Yine de bu yazıyı okuyan ehibbaya deriz ki, ey kardeşler, yazıyla anlatılmaz, gelin, Gar Lokantası’nda bir kahve içelim, şöyle bir dolaşalım, anlattığımız gibi mi, bir de gözlerinizle görün…

 

Kardelen Dergisi, Sayı 86, Yıl Nisan-Mayıs-Haziran 2014

 

 

 

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator