HAYDAR PAŞA’DAN HAYDARPAŞA’YA…

Anadolu coğrafyasında garların anası mesabesinde olan Haydarpaşa Gar’ına esaslı bir selam gönderelim diyeceğim de, adı üzerinde garımız “paşa”lıdır ve dahi İstanbul’un Anadolu yakasında ‘bu şehir yüzyıldır benden sorulur erenler’ der gibi arzı endam etmektedir; selam göndermek kifayet etmeyecek selam/a durmak gerekecektir.  Şardan şehirden, taştan binadan, yapıdan mimariden az buçuk nasibi olanlar arasında garın cesameti, heybeti, haşyeti ve göz dolduran yakışıklılığı karşısında dudağını ısırmayacak bir âdemcik varsa sahiden nasipsizler taifesindendir. Bir akşam vakti güneş batarken, cümle olmadı, her akşam vakti güneş batarken, her sabah güneş doğarken Haydarpaşa’nın İstanbul’a ettiği nazar hayali de tasavvuru da çıldırtacak kudrettedir. Haydar’ın Ali Efendimizin ismi olması, “paşa”nın bu topraklardaki derin saygınlığı, meşe gölgesi paşa gölgesi darbımeselinde olduğu gibi gölge ihsan etmesi kim bilir “Haydar”lı “paşa”lı bu garın ağırlığına ağırlık katmış, sanki yüz küsur yıl önce değil de, milattan önce de, hatta kurulduğu günden beri İstanbul’un bu yakasındaymış gibi tabii bir vakurla durmasını sağlamıştır.

 

İyi de niye Haydarpaşa, İstanbul Gar, ne bileyim “Gare de Costantinople”  değil de Haydarpaşa Gar’dır, buraya dikkat etmek lazımdır. Bu dikkati derinleştirmek için önce gar olan Haydarpaşa’ya değil sahiden paşa olan Haydar Paşa’ya değinmek, Kanuni döneminin bu ele avuca sığmaz bayındırlık adamının paşalığına nazar etmek gerekecektir. O nazara geçmeden önce Frenk memleketlerinde sevgili garımızın  “Gare de Haidar Pacha” namıyla maruf olduğunun da bilinmesi gerekir.

 

Daha paşa olmadığı için “Haydar Bey” Isparta’nın Gelendost ilçesinde doğmuş,  Hürzat Oğulları sülalesinden “sarı çizmeli” Mehmet Ağa’nın oğludur. Allah’ın işleri işte, bir yazıcıkta da olsa Haydar Paşa Hazretleri babasının adını zikretmemize, ona rahmet dilememize vesile olmaktadır. Ergenliğine kadar memleketinde dönüp dolaştıktan, Akşehir ve Eğridir medreselerinde ilim tahsil ettikten sonra kapağı İstanbul’a atmasıyla birlikte Mimar Ağa Ocağı’na kaydolmuş, kendisini göstermiş, Darüssınai Odasında gösterdiği başarı sayesinde Mimar Ağa Yardımcılığı rütbesini tez elden iktisap etmiş, kelimenin gerçek manasıyla “kalfa” olmuştur. O kadar ki, Haydar beyin paşalığı kalfalığından başlamaktadır desek yeridir, zira,  oğlancağız Yavuz Sultan Selim Han Hazretlerinin lalası Kasım Paşa’nın gözünden kaçmamış, Haliç’te tersane kurmaya memur edilmiş ve kısa zamanda namı “Kalfa Paşa”ya çıkmıştır. Paşa olmadan paşalığı hak eden Haydar Bey’in Haliç’te başlayan marifeti burayla sınırlı kalmayacak, Cihan Devletinin tam da ismiyle müsemma olduğu Kanuni Döneminde coğrafyamızın dört bir yanında Haydar Paşa hususiyetle mühendislik gerektiren her bayındırlık işinde neredeyse efsaneleşecektir.

 

Burada, Kasım Paşa’nın himayeleriyle Sadrazam Ayas Paşa’nın himmetleriyle ve elbette Muhteşem Süleyman’ın bilgisi dâhilinde İstanbul-Bağdat kervan yolunun teşkil, tadil ve tamirinin, özellikle Ankara-Niğde-Adana aksının kurulmasında baş kişinin Haydar Paşa olduğu, güzergahtaki bataklıkları kuruttuğu, sulama ve tarım alanındaki mahareti, bu hizmetlerine karşılık olarak yaşı otuzuna ermeden bir tuğlu vezirlikle payelendirildiği,  emrine verilen istihkam alayı ile Budin’in fethinde gösterdiği yararlıktan dolayı iki tuğlu vezirlik rütbesine nail olduğu, Kanuni Hazretlerinin İran ve Turan(sözün gelişi Turan, siz onu Transilvanya ve diğer seferler olarak düşünün) seferlerine katılarak Osmanlı Ordusundaki en seçkin mimar mühendis tabyasına kumandanlık ettiği, sadece Padişah efendimizin değil, Anadolu ve Rumeli Beylerbeyi’nin, dahası Kaptan-ı Derya Barbaros’un, yetmedi Sokullu Mehmet Paşa’nın gözbebeği olduğu, neticesinde o tarihe kadar Osmanlı Ordusunda görülmemiş olan üç tuğlu vezirliğe terfi ettirildiği, Farsçayı, Arapçayı, Fransızcayı, çok sayıda Slav ve Balkan dilini ana dili gibi bildiği için Hariciye işlerine de “memur” edildiği, Padişah efendimiz sefer anında hakkın rahmetine yürüdüğünde durumu idare ederek kargaşa çıkmasını önlediği,  II. Selim Han Hazretleri döneminde Sokullu’nun yardımcılığını yaptığı, Don ile Volga’nın, Hazar ile Karadeniz’in kanalla birbirine bağlanması çılgın projesini Sokullu’ya onun kabul ettirdiği, Selim Han’ın sırlanmasından sonra Üçüncü Murat Han Hazretleri döneminde de hazarda ve seferde durmak yok yola devam dediği ve Saray Vezirliği’ne getirildiği, bitmek bilmez bir enerji ile geceyi gündüz ederek çırayı yıldız ederek hizmette kusur etmediği,  83 yaşında Romanya seferinde Bükreş Köprüsünü geçerken hayata gözlerini yumduğu malumdur ve buna benzer ayrıntıları anlatarak tarihçilerin işine burun sokmak, ne bileyim bir Haydar Paşa portesi çıkarmak niyetinde değilizdir… Niyetimiz Haydar Paşa adının ne kadar mühim bir ad olduğunun altını çizmek ve Sultan Abdülhamit Han Hazretlerine bu vesile ile rahmet dilemektir.

 

Efendim, bahsettiğimiz Haydar Paşa’nın buraya bir köşk yaptırmasından mütevellit Üsküdar’ın bu cenahına Haydar Paşa adı verilmiştir verilmesine de gar yapılana kadar, “Anadolu-Bağdat demiryolu” hayata geçene kadar neredeyse tek ü tenha olan bu kıyıcığa yapılan gara Haydarpaşa denmesi semtin adından dolayı olsa bile Abdülhamit’e rahmet dilememiz gerekecektir.

 

Niye mi,  yan etkileri azaltılmış bir Türk Modernleşmesi için 33 yıl boyunca okul açan, mektep açan, yol yapan, hastane yapan, Osmanlı Tarihini avucunun içi gibi bilen, kendi yaptırdıklarına ilaveten nerede bir Osmanlı eseri varsa tamir ve tadil ettirmek için tahsisat esirgemeyen Han Hazretleri, Almanlara, bre, bu Haydar Paşa denilen Türk büyüğü, ecdadımdan üç sultana hizmet etmiş bir mimar mühendistir, esasında İstanbul-Bağdat kervan yolunu da o hayata geçirmiştir, bir ucu İstanbul’da diğer ucu Bağdat’ta olan demiryolun şebekesinin başlangıç ve en büyük istasyonun Haydarpaşa adını taşıması ve dahi Paşa Hazretlerinin namına yakışır bir ihtişamda olması farz derecesinde vaciptir diye emir buyurduğu belgelerde kayıtlı olmasa bile bizce malumdur… Hezar rahmet ol Sultana ve dahi Haydar Paşa’ya…

 

 Şimdi, Haydar Paşa’yı ve Sultan Hazretlerini rahmetle andık madem, sadede gelmenin ve Haydar Paşa Gar hakkında birkaç kelam etmenin yeri gelmiş demektir. O yere geleceğiz lakin “Kalk Gidelim Hicaz”a diye bir başlık açmak ve 1900-1908 yılları arasında, tam da bitimi Haydarpaşa’nın hizmete verilmesine denk gelen Hicaz Demiryolu’nu da burada zikretmek yerinde olur lakin konumuz Haydarpaşa’dır. Anadolu-Bağdat demiryolu ile entegre olarak düşünülen bu büyük rüyanın destansı hikayesi Haydarpaşa ile doğrudan değil dolaylı ilgilidir, şimdilik geçelim…

 

Efendim, Haydarpaşa denilen muhite ilk trenin gelmesi daha gar anasından anasının karnına düşmeden olmuş, 4 Ağustos 1871’de dönemin Nafıa Nazırı Ethem Paşa Haydarpaşa-İzmit hattına hadi bismillah diyerek ilk kazmayı vurmuş, iki yıl sonra İzmit hattı tamamlanmış, Haydarpaşa-Pendik arasında tren sefere konmuş, ve akabinde hattın işletme imtiyazı Alman dostlarımıza devredilmiştir. Hattı Almanlara devrettim madem, dönemin şartları dikkate alındığında buraya yapılacak garın yapım imtiyazının da Alman dostlarımıza verilmesi uygun görülmüş, 23 Mart 1899 tarihinde Haydarpaşa’nın yapım imtiyazı da Almanlara verilmiş, yapın kardeşim talimatıyla işletin kardeşim talimatı arasında 10 yıl 5 ay gibi bir süre geçmiştir.

 

 

Henüz işletmeye geçilmeden söylemek gerekirse, Haydarpaşa’nın projelerini çizen, Deutsche Bank’a, Anadolu-Bağdat Demiryolları İdaresi’ne ve nihayet Saraya onaylatan gavur dostlarımız Otto Ritter ve Helmuth Cuno ile garın bir nevi iç mimarı, vitraylardan pencere pervazlarına kadar ince düşünen Linneman heyecanlıdır, zira barok ve neo-klasik melezi bu yeni bina Anadolu Coğrafyasındaki en muhteşem Alman eserlerinden biri olacaktır. Sadece Anadolu’nun değil elbette, Berlin’den Bağdat’a kadar uzanan garlar arasında nevi şahsına münhasır Haydarpaşa kendinden 18 yaş ihtiyar olan ve Türk mimarisinin izlerini taşıyan Alman eseri Sirkeci Gar’ı bile serçe parmağı seviyesinde bırakacak, göz ucuyla süzüp bu kendisinden yaşlı yavrucuğuna göz kulak olacaktır.  Her ne kadar yapımında Alman ustalarla birlikte İtalyan ve başka ecnebi ustalar da çalışsa da hakkını teslim etmek lazım garımız bir Alman eseridir; İstanbul/İstanbullu tarafından benimsenmesi işin mimari tarafıyla değil sosyal ve kültürel tarafıyla ilgilidir.

 

Uzatmayalım, 30 Mayıs 1906 tarihinde Haydarpaşa’nın yapımına başlanmış, her biri21 metreuzunluğunda 1700 adet ahşap kazık denize çakılarak zemin hazırlanmış, temel granitleri Hereke’den,  her nevi iklime dayalı cephe taşları Lefke’den getirilmiş, temel atılırken o güne kadar dünyada yapılan bütün istasyonların bahçe toprağından bir avuç temele koymak ihmal edilmemiştir. Uzatmayalım, sevgili garımız 19 Ağustos 1908 günü işletmeye açılmış, çiçeği burnundaki gar yeni geline nazar değmesi hesabı bir yıl geçmeden yanınca, bu yangının izleri silinerek, Sultan Reşat Efendimizin de başyaverini göndererek yaptırdığı bir törenle 22 Ekim 1909 günü yeniden açılmıştır.

 

İstanbul’un işgalini sarı yüzü kararak, işgalcilerin pılısını pırtısını toplayıp gitmesini sarı yüzü aydınlanarak ama hiçbir zaman vakurluğundan bir şey kaybetmeden izleyen Haydarpaşa, 1917 yılında bir ermeni komitacının suikastı sonucu yangınlar içinde kalmış, yaralarını sarması hayli zaman almıştır.

 

1917 deyince aklımıza geldi, binanın önündeki zümrüt küpe güzelliğindeki iskele binası Leyla Saz hanımın mahdumları mimar Vedat Tek bey tarafından 1917 yılında yapılmıştır ki âlemdeki iskeleler arasında ayrı bir yeri, ayrı bir zarafeti vardır; adı üzerinde Haydarpaşa Vapur İskelesi’dir, ebatça büyük olmasa bile incelikçe Haydarpaşa Gar’a yakışır bir özenle inşa edilmiştir.

 

Haydarpaşa’ya dönersek, sevgili garımız 1979 yılında yakınından geçen Independente adlı tankerin patlaması sonucu ateşler içinde kalmış, garın iyileşmesi 1983 yılına kadar sürmüş, en son 2011 yılında yeniden bu seferde çatıdaki tamirde çıkan yangında hasar görmüştür. Elan tamiri ve tadili süreci devam etmektedir. En son yangında Kıyı Emniyeti’nin botlarının 4 dakika içersinde yangına müdahalesi ve boğazın sularını garın başına boca etmesi fotoğrafının/görüntüsünün kareleri bu satırları yazarken, hem yanan hem üşüyen bir çocuğa duyulan acıma duygusuna benzer bir şekilde sadece aklımıza değil, parmak uçlarımıza da hücum etmektedir.

 

Yahu, hep Haydarpaşa deyip duruyorsun, bir de orada Haydar Baba türbesi var, hatta Savaş Ay’ın yalancısıyız, Haydarpaşa’dan kalkan trenin makinisti üç defa, Haydarpaşa’ya giren trenin makinisti üç defa, selamünaleyküm Haydar Baba, himmetinle sağ salim ulaşmayı sağla yahut himmetinle sağ salim geldim anlamında düdük çalar, saygı ve tazimde kusur etmez, bu bir şehir efsanesi değil gelenektir, kimdir bu Haydar Baba dediğinizi duyar gibi oluyoruz. Duyduk madem, efendim, ol zatın ismi Haydar değil Abdullah’tır, vaktiyle burası Haydar Paşa merhumun çiftliği/bahçesi olduğu için isim isme galip gelmiş, Allah’ın Abdullah kulu da Haydar Baba oluvermiştir ve batıl da inanırız, bugüne kadar Haydarpaşa onca afetten, felaketten sağ salim çıkmışsa biraz da bekçi Haydar Baba sayesindedir.

 

Paşamızı, garımızı hatta velimizi ana hatlarıyla zikrettik madem, sıra geldi son birkaç yıldır aman Haydarpaşa’yı otel yapacaklar, yok tecimsel hırslarına alet ediyorlar, yok rant yarıyorlar yavelerine de yerli yerince birkaç şey söyleyip hakikati ifşa etmezsek dilimiz şişecektir. Efendim, Marmaray diye bir proje vardır ve bu projeyle padişah efendilerimizin bile rüyası olan boğazı tüp tünelle karşıdan karşıya geçme, Pekin’den Londra’ya uzanan İpek Demiryolu’nu ihya etme devletimiz tarafından karara bağlanmış, 2004 yılında da hamdolsun Marmaray’ın yapımına başlanmıştır. İşte o projenin bir ayağı da Sirkeci-Halkalı ve Haydarpaşa-Gebze banliyö hatlarını metro standardına getirmektir ve bu projede tren Söğütlüçeşme istasyonundan deniz altına girmekte ve tren Haydarpaşa’ya ulaşmamaktadır. Onun için 2004 yılından bu yana belediye ile mimar mühendis oda ve dernekleriyle, üniversitelerle “Haydarpaşa Liman, Gar ve Geri Sahasının Dönüşüm Projesi” adı altında bir çalışma başlatılmıştır. Alan 2006 yılında Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunca “kentsel, tarihi sit alanı” olarak tescil edilmiş, akabinde Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı çıkarılmış, plan kurula sunulmuş, kurul bazı değişiklikler yapmış ve Büyükşehir Belediyesine havale etmiş, Büyükşehir Meclisi de planı onaylamıştır. Bundan sonraki süreç uluslar arası proje yarışmasına çıkılacak ve Haydarpaşa Gar’ın içinde bulunduğu alan, İstanbul’un tarihi, doğal ve kültürel kimliğine uygun bir yapıya kavuşturulacaktır. Projede raylı sistem seçeneği de pekâlâ olabilir. Bu bir.

 

İkincisi, Ankara-İstanbul yüksek hızlı tren yolunun Eskişehir-İstanbul kesiminin yapılırken, Köseköy-Gebze arasında yoğun şehirleşme nedeniyle istimlâk yapılamadığından alternatif güzergah oluşturulamamış, yüksek hızlı tren hattının 56 kilometrelik bu kesimde mevcut demiryolu üzerine yapılmasına karar verilmiştir. Teknik tabiri deplasman olan bu iş yapılırken eski hat sökülmekte, yerine en az250 kilometrehıza uygun yeni yol yapılmaktadır ki aynı anda hem işletmecilik yapmak hem yol yapmak mümkün olmadığından 24 ay süreyle Haydarpaşa-Anadolu arasındaki trenlerin seferleri kaldırılmıştır.

 

İşte Haydarpaşa’yı yeniden gündeme getiren, efendim artık tren gelmeyecek, ne olacak bu garın hali, yıkılacak mı satılacak mı, adamlar otel yapıp denizi “İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı” şiirini mırıldanarak keyif çatacaklar yollu şayialara yol açan da bu yol yapım çalışması sonucunda tren seferlerinin kaldırılmasıdır.

 

Bazı sendikaların, sivil toplum örgütlerinin “Haydarpaşa’yı yıktırmayız” diye yürümeleri abesle iştigaldir, TCDD Genel Müdürü Süleyman Karaman’ın, yahu kim yıktıracak Haydarpaşa’yı, yıktırmaya kimsenin gücü yetmez, şeytan diyor ki, bir pankart da sen aç, en önde sen de Haydarpaşa’yı yıktırmayız diye yürü dediğine kulaklarımızın şahitliği vardır. Öyle ya, Haydarpaşa tren gelsin gelmesin, demiryollarının alâmetifarikalarından biridir ve elan TCDD 1. Bölge Müdürlüğü Haydarpaşa binasında faaliyet göstermektedir; belki ileride de aynı işi yapmaya devam edecektir. Bir diğer husus ise, Haydarpaşa binası içerisinde hizmet ofisleri olduğu kadar hizmet evinin hadi herkesin anlayacağı şekilde söyleyelim lojmanın da bulunduğudur.

 

Uzun sözün kısası, Haydarpaşa Kentsel dönüşüm projesiyle o bölgeden liman kaldırılacak, İstanbul siluetine yakışmayan yamuk yumuk vinçler kaldırılacak, alan İstanbul’un çekim merkezi olan, gökyüzünü ve yeryüzünü rahatsız etmeyen bir yapıya kavuşturulacak, kültür varlığı olan her şey, mezarından garına, kışlasından türbesine cümlesi muhafaza edilecek, tarihi yaşat ki İstanbul yaşasın ilkesi uygulanacaktır.

İmdi, bu kadar şeyi boca etmeye ne gerek vardı birader, üslubunu biliriz, şöyle romantik bir gar yazısı yazsaydın da gözümüz gönlümüz ve dahi dimağımız bayram etseydi dediğinizi duyar gibi oluyorum da, Tanpınar’ın dediği gibi, ‘her şey yerli yerinde masa sürahi bardak’ ve dahi o satırların sırası yeni gelmiştir.

 

Banliyö trenlerinden inip koşar adımlarla vapura, vapurdan inip koşar adımlarla banliyö trenine akın eden İstanbul ahalisinin, bırakın gardaki romantizmi, güvercinlerin duruşunu, dalgaların gara serenadını, kökleri roma dönemine uzanan mendireğe sıralanan martıların fotoğrafından süzülen bediiyatı, her gün gelip geçtikleri gar iç mekândaki emsalsiz işlemeleri/süslemeleri bile fark etmeleri mümkün değildir.

 

Ya da, İstanbul’da mukim yüzlerce yayıncının, yüzlerce kitap kapak tasarımcısının kaç tanesi Haydarpaşa’nın değişik fotoğraflarını kitap kapağında, prestij kitaplarda iç sayfalarda kullanmayı akıl etmiştir, bir Allah’ın kulu aklımıza gelmemektedir. Haydarpaşa’nın Haydarpaşa’dan ibaret olmadığını son yüz yıllık hayatımızın acısına sevincine, kaderine kederine tanıklık ettiğini, yerine göre için için ağladığını, yerine göre sarışın sarışın gülümsediğini kaç fotoğraf sanatçısı tespit edip kayıtlara geçirmiştir.

 

Haydarpaşasız İstanbul’un ön dişleri çekilmiş, yaşı on sekiz olsa da yetmişlik bir âdemcik/Havvacık görüntüsü veren bir İstanbul olacağını Haydarpaşa’yı görür mekânlarda çay kahve içerek vakit geçiren İstanbullular ne kadar anlayıp, ah canım, şu güzelliğe bak, Allah esirgesin diye iç geçirmiştir.

 

Yazıklanmayı bırakalım ve kendimizi çağrışımların seline bırakarak diyelim ki, yurdun hangi köşesinden gelmiş olursa olsun, Haydarpaşa’nın ön cephesinde büfenin önüne oturup, martıları ve İstanbul’u seyrederek simit yiyen, çay içen ve memleketinden bahseden, İstanbul’da tutunma çareleri arayan her yurdumun insanın İstanbul sevdası önce Haydarpaşalıdır ve sırtlarını dayadıkları gar binası Ağrı Dağı gibi güven verecek heybettedir.

 

Bir defa Türk Sinemasında Haydarpaşa bırakın bitirme tezini işlediği konular ve toplumsal yaşanmışlık itibariyle doktora tezi konusudur ve bugüne kadar çalışılmamışsa Sinemacılarımızın ayıbı olduğu kadar sosyologlarımızın da ayıbıdır. Son 70 yılda, taşı toprağı altın diyerek memleketin pek çok yerinden trenle İstanbul’a gelen, belki de bu vesile ile trene ilk kez binen insanımız İstanbul’u ilk defa Haydarpaşa’dan tanımıştır. Filmlerde izlediğimiz, tahta bavullu, şivesini muhafaza eden, çoğu ailecek göçü imleyen görüntüler buzdağının görünen kısmının bir parçacığından ibarettir desek yeridir. Haydarpaşa-Yeşilçam hattı demiryolunun, trenin bu ülkede nasıl bir dönüşüme araçlık ettiğini, Türkiye’nin kentleşme serüveninde nelerin yaşandığını göstermesi/taşıması bakımından da ayrıca incelemeye değer mahiyettedir.

 

Tabii, bir de bunun dönüşü vardır ki, insana neredeyse “Han Duvarlarını” okumuş kadar kurgulanmış hüzün aşılar, Bekir Sıtkı Erdoğan’ın “güç bela bir bilet aldım gişeden/yolculuk başladı Haydarpaşa’dan” dizelerinde anlatılan da yine tutunamayışın bir fotoğrafı gibidir. O güçbela kısmı mutlaka ama mutlaka gişedeki kuyruktan değil cepteki harçlığın yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Öyle ya tren en ucuz ulaşım aracıdır ve doğal haliyle gariplerin uğrağı da Haydarpaşa olmuştur.

 

“Yarim İstanbul’u mesken mi tuttun/Gördün güzelleri beni unuttun” türküsündeki ilk güzelin Haydarpaşa olduğu kesindir zira Anadolu’dan trenle gelen insanımıza İstanbul’un uzattığı el Haydarpaşa’nın elidir. Abartma hakkımızı kullandık diyelim, işin hakikati, Batıya doğru dönem dönem yoğunlaşan dönem dönem rutinleşen ancak hiç kesilmeyen demografik hareketlerde Haydarpaşa belirleyici simgelerden biridir içinde tren geçmeyen pek çok türküde bile bir şekilde Haydarpaşa ve İstanbul’a trenle göç hikayesi saklıdır.

 

Sadece iç göçlerde değil, Almanya göçünde de Haydarpaşa en az Sirkeci kadar önemlidir zira Trakya Bölgesi Almanya’ya neredeyse göç vermeyen bölgedir. Anadolu insanı trenle İstanbul’a taşınmış, Haydarpaşa’da bir teşehhüt miktarı mola verdikten sonra vapurla Sirkeci’ye geçmiş ve oradan Almanya Trenleriyle acı vatana uğurlanmıştır.

 

Az önce türkü demişken atlamayalım; rahmetli Ali Ekber Çiçek üstadımızın, o insanı hücrelerine kadar kımıldatan, ruhumuzu alıp âlemleri dolaştıran “Haydar Haydar” türküsünü, Haydarpaşa’dan akşam saatlerinde kalkan bir trenin yemeklisinde, muhtemelen üniversite öğrencisi bir gencin, kulaklığından dışarı taşan bir sesle dinlerseniz, şaşırmayın; o tren Haydarpaşa’dan kalkmıştır ve o türkü “Haydar Haydar”dır. Sen tesadüf ettirdin diye fakire bühtan edeceğinizi bildiğim için trenler üzerine yemin ederiz ki,  öyle türkülü bir yolculuğa tanıklığımız vardır.

 

Bir zamanlar Haydarpaşa ile/Haydarpaşa garda fotoğraf çektirmenin de, bakın aslanım, ben İstanbul görmüş adamın anlamına geldiğini de buracığa kaydetmek yerinde olacaktır. Bunları geçelim, yakınlarda Haydarpaşalı fotoğrafımız olsun diyen henüz düğün kıyafetleriyle damadın ve gelinin fotoğraf çektirdiğini, hele İstanbul’daki yabancıların ve özellikle Japonların Haydarpaşa’da fotoğraf çektirmeye bayıldıklarını da zikredelim ki kare tamam olsun diyeceğim de, fotoğraf kareden taşmaktadır. Haydarpaşa sinema filmleri yanında pek çok klipin pek çok reklam filminin günlük sıradan işmiş gibi çekildiği mekânların başında gelmektedir.

 

Gar olur da delileri olmaz mı, elbette Haydarpaşa’nın da delileri vardır ve bu deliler bir Haydarpaşa tutkunları iki Haydarpaşa’da yatıp kalkan, arada bir uğrayan, ayda bir uğrayan sahiden deliler olarak ikiye ayrılmaktadır. Her iki grubun da ortak yanı Haydarpaşa’nın günün saatine göre dinginliğinin, sakinliğinin yahut kalabalık oluşunun ruha iyi gelmesinde buluşmaktadır. Buluşma demişken, gar ayrılık yeri olduğu kadar buluşma yeridir de, sabahın bir saatinde Ankara Yataklısını yahut Fatih ekspresini sabırsızlıkla bekleyen, büfelerden plastik bardaklarla, ayıp ama öyle, plastik bardaklarla aldıkları çayı, reklam olmasın sabırsız sigaralarına katık eden yolcu yakınlarının/sevenlerinin beklemelerinin de buracıkta söylenmesi kadirşinaslık olacaktır.

 

Büfe dedik madem, sen dandik büfelerden bahsediyorsun da, Haydarpaşa’daki Gar Lokantasını nasıl atlarsın demeyin lütfen, oranın da harabat ehli müdavimleri yeni gelen çoğu yabancı konuklarla paralel masaları paylaşmakta, biz özge âlemde yenilip içildikten sonra Haydarpaşa’ya güzel bir sarhoş selamı verilerek yola revan olunmaktadır.

 

Çok tereddüt ettik lakin, söylemezsek eksik kalır, fakir on beş yıl önce Hadımköy’de askerlik görevini ifa ederken, fırlatma bir asker arkadaşının ağzından, “Haydarpaşa Garı’nda/Anası da yanında/İstedim de vermedi/Çıban çıksın …nda./Doktor civanım/Doktor doktor civanım/ Ah neler istiyor canım/ Ne istersen alayım” tekerlemesini duymuş, Haydarpaşa Gar’ın kaba dile konuk olmasına bir miktar üzülmüştür.

 

O üzüntüyü Çatalca yakınlarında bırakalım ve Haydarpaşa’ya dönerek diyelim ki, Haydarpaşa’nın martıları hem Karadenizli hem Akdenizli hem Marmaralı martılardır, balık da simit de yemeleri onları biraz Haydarpaşalı kılmıştır; yerlerinden memnundurlar.

 

Haydarpaşa’nın güvercinlerin Sultan Ahmet’in güvercinlerinden farkı birinin uhrevi yolculuğa birinin dünyevi yolculukların en güzeli olan tren yolculuğuna çıkanları yahut yolculuktan dönenleri kanat çırparak selamlamalarındadır.

 

Haydarpaşa’nın kedileri ev kedilerine özenmezler; bilirler ki Haydarpaşa onların evidir.

 

Haydarpaşa gar berberi çabuk tıraş etmeye alışmıştır, makas veya ustura tren sesine benzer ses çıkarır; trene yetişecek yolcuları da tıraş etmelerinden bir nevi parmakları makineleşmiştir; tıraşta tehirin yolcu için pahalıya patladığını pek ala bilirler.

 

Yazıyı uzattıkça uzattık, Grup Koridor’un Haydarpaşa şarkısıyla bitirelim, dudağınızda hafif bir müzik, binanın denize bakan kapısından girin, mermer merdivenlerden çıkın, Bölge Müdürü sıcak çayınızı söylesin, odanın binanın en güzel odası olduğunu, doğal haliyle müze olduğunu bir görün, sonra ister teşekkür edin, ister etmeyin… Koridora mı çıktınız, Tolga Akın’a da teşekkür ederek buyurun: “Geceleri bölük pörçük uykularda/Gözyaşların düşecek yastıklara/Uzayıp giden raylara sıra sıra vagonlara/Elveda diyorum sana/Haydarpaşa Haydarpaşa/Çok tanık oldun ayrılanlara/İnan artık bu son veda/Haydarpaşa Haydarpaşa/Çok tanık oldun ayrılanlara/İnan artık bu son veda/Ey sevgilim duy sesimi/Silip atamazsın beni/Seni de öldürür bu tren sesleri/Haydarpaşa Haydarpaşa/Çok tanık oldun ayrılanlara/İnan artık bu son veda/Pembe hayaller kurdum da yetmedi/Sensizlik başa bela kovdum da gitmedi/Bu gidiş de öldürmedi sevgimi/Sen istedin inan bu son seferi/Sen istedin bu son seferi/Ey sevgilim duy sesimi/Silip atamazsın beni/Seni de öldürür bu tren sesleri/Haydarpaşa Haydarpaşa/Çok tanık oldun ayrılanlara/İnan artık bu son veda…”

 

Sinemasıyla türküsüyle, şarkısıyla şiiriyle, mimarisiyle müdavimleriyle Haydarpaşa’yı anlatmaya kalkmak, bir nevi varış istasyonu belirsiz demiryolu döşemeye benzer, iyisi mi buraya bir istasyon kuralım, Haydarpaşa’nın yazıdan minyatürü olsun, güle güle sevgili okuyucu…

 

Kardelen Dergisi, Sayı 77, Yıl Ocak-Mart 2012
Türk Edebiyatı Dergisi, Sayı 461, Yıl Mart 2012

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator