SENİ GİDİ TOPAL

Başka milletlerde var mıdır bilmem ama bizim milletimizde “bedensel engeli/engelli” olanların nam salmada ayrıcalıklı bir yerleri vardır. Elde ayakta, dizde gözde doğuştan yahut sonradan ortaya çıkan bir “engel” engel olmaktan çıkar, ete kemiğe bürünür ve çoğu zaman o kişi o özrüyle/özelliğiyle anılır… Aradan altı asır geçmesine rağmen Timur Efendimizin “aksak/topal” lakabıyla anılması tesadüfî değildir. Kısalık, köselik, bodurluk, oburluk vücudun aldığı şekle göre hüviyetin bir mütemmim cüzü olmaktan çıkar, nerdeyse kendisi haline gelir. Burada söz konusu olan, bir kusuru ifşa etme, yüze vurma gibi çarpıklık değildir;  engeli biraz da sevimli kılarak bedensel engellilerin toplum içindeki durumlarının doğallığına işaret eden bir genel kabuldür; böyle de olması gerekir… Topal Osman’ın topallığı, Çolak Salih’in çolaklığı Yakup Kadri’nin “yaban” kalacağı idrak edemeyeceği bir topallık ve çolaklıktır.

 

Her yörenin halk bilim kitaplarını karıştırdığınızda, kıyamet gibi engelli lakapla karşılaşmanız işten bile değildir. Nihayetinde anlı şanlı Köroğlu’muz bile adı üzerinde körün oğludur, bırakın “baba”sını, topal oğlu, çolak oğlu, çopur oğlu sık rastladığımız soy isimlerindendir.

 

Konuyu yeterince dağıttığımızın farkındayız, niyetimiz Ankara’nın meşhur topal oyunundan, oyunun havasından suyundan, tarzından edasından birazcık bahsetmekten ibaretti… Oraya geçeceğiz de, çocukluğumuzda duyduğumuz “Topal topal top atar/Ekşili yemiş g.. atar/Topal benim dayım olur/Eğri kıçı yayım olur/Doğru kıçı okum olur/Topal benim b… olur” tekerlemesinin hatırı kalmasın, söyledik geçti…

 

Bundan yirmi yıl önce Sincan’da bir düğünde yedi kişinin topallayarak ve yedisinin de farklı topal taklidi yaparak oynadıkları oyuna şahit olmuş ve hayranlıkla sevgili topallarımızı izlemiştik. İşte, Ankara’nın bir “topal oyunu” olduğunu öğrendiğimiz o tarihten itibaren denk geldikçe izlediğimiz topal oyunu,  Namık’ından Turgut’una “Ankaralı” sanatçıların, daha çok Oğuz Yılmaz’ın ve biraz da Kubat’ın el atmasıyla yalnızca Türkiye geneline ve Türk Dünyasına değil, internet marifetiyle “oyun”la ilgilenen herkese ulaşmış bulunuyor.   

 

“Seni gidi topal” derkenki hatta topalı “zalim” ve “hayın” sıfatlarıyla anarkenki vurgu, bu vurgunun sözle ve oyun anındaki figürlerle bütünleşirkenki sevimliliği, notalarda kendi topallığını içselleştirmiş bir rindin oyuna görünmeyen oyuncu olarak katılması, seyircinin katılımı, evet bütün bunlar topalı oyundan çıkarıp bir yeryüzü ayinine dönüştürüyor…

 

“Arabacı arabayı koş getir/Ölüyorum mezarıma taş getir” dizelerinde ifade edilen en derin insanlık halinin bile topalda oyuna dönüşmesi, oturak âlemlerinden, o her melanetin işlendiği Ankara gecelerinden, anason kokusundan, dumandan ve kirden ayıklanıp sıradan bir mahalle düğününde karşımıza çıkınca, ölüm hayat ilişkisinin de nasıl bir oyuna dönüştüğünü görmüş oluyoruz. Dizelerin “derin çıplak” anlamı acı gerçeği işaretlese de toplumun tatlı hayatında topal marifetiyle bu anlam ete kemiğe bürünüyor ve gelenek devam ediyor…

 

Her ne kadar, “Arabacı arabayı yellendir/Şeker al da şu çocuğu dillendir” dizeleriyle o ağır hava birden gerçek hayata dönüştürülüyor,  “Saraycık’tan bir yol iner Sincan’a/Sakın yanlış yapma muhtar amcana” şekliyle yerelleştiriliyorsa da, sözden ziyade oyunun kendisi bu dünyada üstlendiğimiz ve kör-topal yerine getirmeye çalıştığımız hayat rolüne tekabül ediyor…

 

“Seni gidi topal / Bu gece de burda kal” oyunun en Ankaralı olanı kuşkusuz Oğuz Yılmaz’ın söylediği şekli… “Geliyorum Ankara’nın eline / Kaşıkları çekiverin beline / Seni gidi topal / Seni hain topal / Seni gidi topal / Bu gece de burda kal // Yandan çarklı geliyor da kaçının / Kapıları bacaları kapatın // Seni gidi topal / Seni hain topal / Bu gecede burda kal”… Oğuz Yılmaz, Ankara’nın Sincan, Etimesgut ve Yenidoğan gibi insan profili açısından bıçkın Ankaralılığı yansıtan kesimlerinin biraz umarsız biraz protest diline tercüman olduğu “parça”larına “topal”la da önemli bir katkıda bulunuyor…

 

Kısaca bahsettiğimiz “topal oyunu”na dair söyleyeceklerimizin tamamı bu kadar değil elbette… Ne ki, okuyucu için bir düğüne gidip bu oyunu izlemek yazıdan daha evla görünüyor… Oynarsa da başımız üstüne…

 

İdealKent Dergisi, Sayı: 4, Yıl 2009

 

 

 

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator