BİR GARİP ÖLDÜ DİYELER

 

Onu Ankara’da Ziya Gökalp Caddesinde, Kolej’den Kızılay’a caddenin sağından, Kızılay’dan Kolej istikametine caddenin solunda yürüyen her Ankaralı görmüştür.  Ankaralı olmayanlar da görmüştür. Adil Han’da,  Aşiyan Sahaf’ta, 71’liler Kent Kitapevinde,  Tunalı Pasajındaki Orkun Sahaf’ta Ankaralı her kitap dostu görmüştür. Ankaralı olmayanlar da görmüştür.

 

Hırpani kılığıyla biraz meczup, biraz derviş, evet, Etem Coşkun’un deyimiyle “Kolonizatör Türk Dervişi”, elbette tanıyanların bildiği gibi hurdacı, elinde bastonu, hafif kamburlaşmış sırtına sol eliyle attığı ve omzundan tuttuğu siyah poşeti sağ elindeki baston ve hafif sekerek yürüyüşüyle Noel Baba’dan bozma yahut Noel Baba’ya bozulma bir masal kahramanı,  18. yüzyıl kitaplarından canlanan bir gravür yahut daha eski, beş yüz yıl öncesinde, konaklamak için han arayan bir Karamanlı tüccar…  Bütün bu çağrışımların bileşkesinden oluşan, eksiği yok fazlası var bir pirifâni idi Özcan Dayı...

 

Ankara’da her ikinci el kitapçı, her sahaf onun hurdadan çıkardığı kitapları sudan ucuz almış, tabiri caizse ekmeğini yemiştir. En çok da Orkun Sahaf Erdal… (Uykusundan feragat edip cenazesine gelmemesi, ilgilenmemesi Erdal Beyin muhteşem bir vefa ve fedakârlık örneği olmalıdır. )

 

Özcan Dayı, Özcan Amca, Hurdacı Özcan, hangi yakınlık sıfatıyla anarsak analım, en az yakıştırdıklarımız kadar yakınlık duyduğumuz, alıştığımız, biz kitapseverler kulübü üyeleri olarak alış veriş yaptığımız, konuştuğumuz bir insandı. Konuşurken, karşınızda adeta aktörleşir, aktörleştiğini hissettirmeyecek ustalıkta aktörleşir, her akşam yatmadan önce üç kitap okuduğundan, evinde çok kıymetli Osmanlıca kitaplar bulunduğundan, yaşına başına bakmadan, durumuna göre genç ecnebi yavuklularından bahseder, kelimeleri adeta sevgiden bir küpe bandırıp çıkarır gibi konuşurdu. İnanılmaz bir hayalciliği vardı ve tuhaftır, yaşadığı pasaklı, unutulmuş, yerine göre soğukta titreyen, sıcakta terleyen o alabildiğine gerçekçi hayatıyla çelişmeyen onu tamamlayan bir dil kullanır, dingin ve mutlu bir insanı oynardı. Biraz dikkat ettiğinizde, gözlerinde etrafa yaydığı mutlu havadan memnun, güvenli bir ada inşa etmiş gibi bir hali vardı ve kendi gözbebekleri bile yaptığı rolü alkışlardı. Sadece gariplere, kimsesizlere, tutunamayanlara özgü bir roldü bu, masumdu, gizli bir şeyler taşıması, yaşadığı şehri manastırlaştırması, şapelleştirmesi, akıp giden hayata, kalabalıklara, biraz kendinden, biraz yabancı hissettiği insanlara bir şeyleri fark ettirmemesi gibi bir çaba mıydı bu, bilinmez.

 

Atatürk Bulvarı üst geçitte, başta söylediğim Ziya Gökalp Caddesinde önüne serdiği beş on kitap arasından yine tuhaftır, ilginç kitaplar çıkardı. Bir liraya, iki liraya fiyat biçtiği en az on kitap almışımdır Özcan Amca’dan… Biraz da harçlık olsun diye, söylemesi ayıp bir liranın, iki liranın on katını vermiş, üstü kalsın dediğimde, az önce zikrettiğim rolün birden daha insanileştiğini gözbebeklerinin beni de alkışladığını görmüşümdür.

 

Bütün bunlar olurken o, hemen yanında o içinde hâlâ kitaplar olan siyah çantası, çömelmiş bir oturuşla, bacaklarının arasına küçülmüş, başında o siyah külahı, yine sağ elinde, bazen sol elinde baston, ilginize karşılık o siyah poşetteki kitaplara da bakmanızı isterdi.

 

Külüstür Sahaf Turgut Koraltan’la, çokça Aşiyan Sahaf’ta yaptıkları ağız dalaşında bile dilinde gram pütür, pıtrak, çatlak ne bileyim tortu filan olmaz, süzme İstanbul beyefendisi diyebileceğiniz bir nezahetle konuşur, beni kıskanıyor derken bile içinden ikinci bir Özcan Dayı kendisini alkışlardı. Konuştuğu kelimeler bile aferin Özcan diye kendisini alkışlardı.

 

Nihayetinde çöpten, hurdadan kitap toplayan, toplumca tanımı belli bir mesleği icra etmesine rağmen, içinde özenle taşıdığı başka bir kişiliğin olduğunu fark etmek dikkatli bir bakış gerektirirdi.

 

Öyleydi, böyleydi, şöyleydi.

 

Selçuk Azmanoğlu gece yarısına doğru aradı. Abi Özcan dayı yoğun bakımda, Akay Hastanesinde dediğinde,  iyi değil, dediğinde düşündüm bütün bunları. Uzatmayalım, Özcan dayı o gece öldü.

 

Cenazesini yedi kişi kıldık. Biri onu evine götürüp getiren taksici, ikisi rahatsızlandığında hastaneye kaldıran delikanlılar Burak Bayındır, Güner Uzuner, Etem Coşkun, Erdal Çakır, Selçuk ve Mehmet Aycı… 

 

Mezarına hepimiz toprak attık.

 

Sustuk. Birbirimize bildiğimiz Özcan Dayıyı anlattık.

 

Defin işleminden sonra, taze mezarın başında doldurulması gereken formu ben doldurdum.

 

Adı: Erel

Soyadı: Demirışık.

Ana Adı: Emine, Baba Adı: Hasan

Doğum Yeri: Üsküdar

Doğum Yılı: 1938

Nüfusa Kayıtlı Olduğu Yer: Bor

Adresi: Ankara

Yakını: Mehmet Aycı

 

Yok muydu kimi kimsesi ey insanlar. Bereket Allah yardım etti, üç güne kalmadan duyduk öldüğünü… Şimdi öbür dünyada sevgi dolu sözcüklerle meleklere rol yapıyordur, Allah bilir. Bir güzel, bir tuhaf, bir candan insandı vesselam. Özcan müstearını kullanmasından belli…

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator