“TÜRK ŞİİRNE BİR HAKAN ARSLANBENZER GEREKMİŞTİR”

 

Esmer bir yüz. Gülümsediği zaman daha da koyulaşan bir esmerlik… En sevinçli olduğu zaman gözlerinin içiyle gülüyor; o kadar. Gözlerinin içiyle güldüğü zaman yeni bir Türkiye Cumhuriyeti kuruluyor coğrafyada, sınırları daha geniş, tarihi daha köklü, halkı daha kendinde… O cumhuriyette zulmetmek de zulüm görmek de yok…

 

Keskin… Sadece zekâsı değil, kalemi, kılıcı, bakışı keskin… Hani, bıçak gibi bir rüzgârın çeri çöpü, çalıyı çırpıyı süpürmesi, dayanıklı, köklü ağaçların bile çürüklerini ayıklaması olur ya, eleştirmenliği de edebiyatta öyle… Merhametsiz, saldırgan, geçimsiz bilinmesi sert ve sahici oluşundan… Kim köklü, kim numara yapıyor, kim kimin numarası üzerinden numara peşinde iyi biliyor. Onun için kalemin namusu, kalenin namusu… Kale ise Türkiye…

 

Merhametli, çünkü Müslüman…  Kendini ve gâvurluğu gâvurluk yapan temeli, çatıyı, kapıyı, pencereyi, kendi evi gibi tanıdığından hesaplaşması çetin oluyor bazen.  Doğrunun peşinde… Yıkan, tahrip eden, sıfırlayan bir hesaplaşma değil, sarsan, kendine getiren, ne olduğunun farkına vardıran bir hesaplaşma peşinde…

 

Halkçı… Donanımıyla ve yeteneğiyle ne kadar seçkin olsa da alabildiğine halkçı… Fırından aldığı ekmeği bir ekmek olarak görmüyor sadece… Onda tarlaya atılan buğdayın, orakçıların, harman çıkaran ailelerin, değirmende sigortasız çalışan delikanlıların, fırın emekçilerinin ve üretim sürecine katılan insanımızın her birinin ayrı ayrı yürek sıcaklığını, geçim sıkıntısını, hayata tutunma çabalarını da görüyor, ondan halkçı… Ekmek alamayanların, çöpten ekmek toplayanların, evine ekmek götürmek için olmadık işlere bulaşanların dramını da… Halkçılığı hayatıyla örtüşüyor. Hayalî olmayan, tasnife tabi tutulmamış bir halkçılık ondaki… Ondan ki, Müslüm Gürses’i, Neşet Ertaş’ı, Sezen Aksu’yu dinlerken, Ahmet Kaya’ya eşlik ederken, herkesin bildiği gibi bilmiyor, olduğu gibi de olamıyor.

 

Kuşağının en okuyanlarından birisi…  Meslekten tarihçilerin görmediği detayları görecek kadar Türk tarihine vakıf… Ben oldum, olgunlaştım, herkesin görmediğini gördüm, Batı’yı da doğuyu da yeterince okudum, bu iş tamam demiyor, imrenilesi bir iştiyakla sayfaları, devirleri, dönemleri  terletmeye devam ediyor.

 

Doğal olarak havası var ancak havalı değil… Çıkardığı dergilerde, bulunduğu ortamlarda yetenekli gençlerle onları sıkmadan, sıkboğaz etmeden ilgileniyor. Bir zamanlar yol yöntem öğrettiği çocukların çeteleşmesine, zoru göze alamayıp patikalara sapmasına içerlemiyor, gülümsüyor.  Zoru göze almanın emek vermekten, köpekler gibi çalışmaktan geçtiğini, hiç bir kalıcı şeyin kulisle, çevreyle, imajla inşa edilemeyeceğini biliyor.

 

Bütün bu söylediklerimiz kuramcısı olduğu Neo-Epik Şiir’e dâhil… Sadece kuramcısı değil, şairi, arkeologu, kuşak oluşturucusu, yönlendiricisi… Türk Edebiyatında bir akım olarak anılmasının ötesinde, ilk sözlü destanlardan günümüz şiirine Türkçenin imkânlarının Neo-Epik Şiirde vücut bulursa asıl anlamını kazanacağına, o zaman şiirin şiir olacağına inanıyor.

 

1971’li… Kuşağının en gözü karası… En önde olanı… 

 

Amerika’nın hiçbir silahı zihnine işlemez.

 

Esmerliğinden memnun.

 

Uyumsuz ancak geçimli… Uyunca külahların değişeceğinin farkında… Geçimli, çünkü ona geçimsiz diyenlerin kolaycı bir tarafı var.

 

Az Karslı, biraz İstanbullu ve çokça Ankaralı…

 

Fenerbahçe’nin ona ödenemeyecek borcu var. Fenerliliği bile neo-epik…

 

Böyle biliriz.

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator