İÇİNDE NAR BAHÇELERİ

 

Karşıdan gelenler arasında bir adam geliyor. Ben dilenci olsam, dolandırıcı olsam biliyorum ki ne isteyeceksem o odamdan istemeliyim. Geri çevirmez. Çabuk hayrete, çabuk kanmaya, çabuk inanmaya mütemayil bir çehre… Saflıktan değil, merhametten… Her insan sarrafı ondaki o berrak yüreği anında keşfedebilir. Giydirilen kimliklerden, tanımlardan, basamaklı ilişkilerden beslenmeyen her insan Mehmet Narlı’yı yakın bulur kendine. Tam da öyle değil. Narlı, kendi olduğu için yakınlaştırır insanı kendine…

 

Bu hep böyle midir bilmem ancak çeyrek yüzyıldır tanırım, tanıdım tanıyalı böyledir. Sakinliği de telaşı da neşelidir. Bu neşe insanı eğlendiren değil “ey”lendiren bir neşedir. Sakinliğinde bile çalkalanan bir deniz taşır içinde. Orda gemiler bizim denizlerimize gider. Dalgalar bizim coğrafyamızın kıyılarını yoklar. O kıyılardan dervişler, göynük âdemler, biraz Bektaşi çokça Melami dervişler, oğlunu beklemekten gözleri gövermiş analar ayak basar toprağa… Kendini ırmağa atan gelinler,  dağa kaldırılan kızlar, kurda kuşa yem olan yetimler ayak basar.  Bir tel ateş kesilene kadar teslim eder tezeneye kendini ve o ateş hiç kesilmez. Türkünün ruhuna aşina olan bir yüreğin bu kadar sakin olması biraz da acıdan olsa gerektir.

 

İnanırım ki Mehmet Narlı Maraşlı bir şair/yazar değil de bir Japon, bir Hintli, ne bileyim bir Meksikalı, bir Ugandalı, bir Finli olsaydı da yine Mehmet Narlı olur, yeryüzünü güzelleştirmek için, insanlığın ortak ve derin duyarlığına terennümüyle ve tebessümüyle eşlik ederdi.

 

Dil Kapısı’yla şair… Yeni Türk Edebiyatında roman kahramanlarının izini sürer. Divanelerin hemdemi olduğu için biraz divanedir de… Ciddi ağır bağlı makaleler, kitaplar, okumalar, okumalar… Bütün bunları da oyunlaştırır kanımca.  Saklı ve derin yarasına dünya işlerinin merhem olamayacağını bilenlerimizden… Bu da “neşe”ye dâhil…

 

İlk karşılaşanlar onda abartılmış bir nezaket maskesi olduğunu sanırlar. Yanılırlar, hem de nasıl… İnsan esasında abartılmış bir nezaket değil midir, demiyoruz. Narlı, çocuğa da büyüğü de akranına da emsaline de aynı nezaketle mukabele eder. Nasılsa öyledir.

 

Diyelim bir çay bahçesinde çay içiyoruz, çayın güneşle sevişen demine, bardağın endamına, çay kaşığının bardaktan çıkardığı sese bakışı,

 

Diyelim bir sonbaharda, büyük kentlerden birinde tenha bir sokakta yürüyoruz, rüzgara, sarı yapraklara, yaprakların düşerkenki salınımına bakışı,

 

Diyelim bir trende gidiyoruz, trenin camına, kondüktörün bilet delerken parmaklarına, makinistin hayallerine bakışı,

 

Diyelim bir ecnebi memlekette bir sempozyuma gitmişsiniz, şöyle bir çıkıp dolaştınız, duvara taşa, çiçeğe kuşa, yabancı insanların meraklarına yahut umursamazlıklarına bakışı,

 

Diyelim memleketin ücra köşesinde hatır belasına bir şiir matinesine katılmışsınız, okuduğu şiirin, okunan şiirlerin hikâyesine, sesine, yankısına, taşralı insanların anlamadıkları tuhaf saygısına bakışı,

 

 Ve buna benzer sayısız bakışlar da aynı nezaketledir. Ondaki bakış alttan yahut üstten değil, “âlemin ayna” olduğu bilinciyle kendi penceresinden bakıştır. Elbette yekpare değildir. Farkını yürek sızısı belirler.

 

O “diyelim”le  başlayan cümleler fakirin Narlı ile yol arkadaşlığı cümlesindedir.

 

Yüzünde yeryüzünün bütün ağıtlarının acıtan serinliği…

 

Eşyanın ve evrenin yüzüne bakmaya alışkın…

 

Hayatı yüzünden okumuyor, o kadar…

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator