AĞIR AKIYOR IRMAK KALBİNE YERYÜZÜNÜN

 

Filistin’de çocuklar mı öldürüldü, esmer yüzüne, parçalanmış fotoğrafına birlikte gözyaşı düşüreceğiniz,

 

Bir türküyü dinlerken, hiç konuşmadığınız halde aynı keder denizinin dalgalarıyla birlikte yorgun düşeceğiniz,

 

Yolda yürürken çıldırmış erik dallarına konan bir kelebeğin, ensenize düşen bir yağmur damlasının sizde aynı ürpertiyi uyandıracağı,

 

Katliamları, kıyımları, intiharları, evladına kıyan babaların, babasına kıyan evlatların dramını görüp, “Ulan bu ne iştir” diye birlikte mazluma dua zalime beddua edeceğiniz,

 

Hayatın türlü hallerine dikkat kesilmeden bile dikkat kesildiğinizi birlikte fark edeceğiniz,

 

Yeni bir şairin bilmem hangi dergideki bir mısraına çarpılıp, yaman söylemiş kâfir diye hayranlığınızı izhar edeceğiniz,

 

Kahve bulamazsam kenger içerim hesabı yoksulluğunuzu bile paylaşacağınız,

 

Herkesin bakamadığı göremediği saklı gözeneklerde yaşayan büyük insanlık acılarına kalbinizle eşlik edeceğiniz,

 

Konuşmasanız bile bir bakıştan, bir alın kırışığından,  bir göz nemlenmesinden ekmek bölüşür gibi coğrafyamızın kaderine dair ibretlik durumları paylaşacağınız birkaç dostunuz varsa bunlardan biri de Mustafa Balcı olmalıdır.

 

Evde çocuklar fincanı mı kırdı, kırsın.

 

Halıyı mı kirletti, kirletsin.

 

Komşunun bahçesinden erik mi çaldı, çalsın.

 

Arkadaşının yanağını mı sıktı, sıksın.

 

Bütün bu basit dünya kırıntılarından başlayarak gündelik hayatın hayhuyuna karışan, rahatsız edici olarak tanımladığımız binlerce eylemin giydirdiği kimlikleri soyunup gönüllü olmanın üryanlıktan geçtiğini mi keşfedeceksiniz; işte bir dost adresi…

 

Alışmakta zorlanmayacaksınız, zaten tanıdık…

 

Daha ilk tanıştığınız günler, bir bekâr evinde, çantasında, koltuğunun altında Kemal Tahir’in ne bileyim Haldun Taner’in bir kitabı, çokça Refik Halid’in ilk baskıları, yeni tanış olduğunuza bakmayın, adamda sanki mahalleden, ilk mektepten arkadaşmışsınız gibi bir doğallık, dilden edebiyattan, hayattan memattan konuşuyorsunuz… Rahatsız etmeyen bir güven, bir kendiliğindenlik, bir ağırbaşlılık var, tam söyleyemedim, bir rahatlık var giysi gibi üzerinde... 

 

Soy ismiyle biraz müsemma; Balcı… Mülemma da diyebiliriz; hani, bazı insanlarda af edersiniz şeytan tüyü var denir ya, öyle…  En soğuk hâli bile resmi değil… İstese de çatamaz kaşlarını… Üzgün ve kırgın olduğu zaman bile kaşlarının kenarına tutturulmuş bir gülümseme sarkar yüzüne… İnatçılığı, ısrarı hiçbir zaman kavgaya götürmez. Götürse bile yüzündeki o “askı” havayı güneşlendirmeye yeter.

 

Az önce rahat dedim de, başka rahatlıkları da var;  ne bileyim bir mizah dergisinde sevdiği bir yazarı okuyacak, dergiye para vermek istemiyor, sen tut gazete büfesinin önünde dergiden o yazıyı oku, sonra yerine koy, gelene geçene aldırma… Gazetelerde Mehmet Şevket Eygi gibi, Engin Ardıç gibi izlediği köşe yazarlarını da aynı yöntemle okur. Bütün bunlar ve buna benzer durumlar rahatlığının zekâtı bile değildir.

 

Üniversiteye akademisyen olarak intisap etti. Ayrıldı, yine başladı.

 

İran’ı, Turan’ı gördü…

 

Dillerini, meşreplerini öğrendi. Balkanlı ve Ortadoğulu çocuklara o memleketlerde Türk Dili ve Edebiyatı öğretti.

 

“Vatanım ru-yi zemin” diyenlerden olmasa da, bir teşehhüt miktarı oralarda yaşadı. Mizacından dolayı uyum sorunu yaşamadı. Ürdün’de Ürdünlü, Arnavutluk’ta Arnavut olmayı da bildi yerine göre…

 

Döndü, yine kürkçü dükkânında doçent postuyla dolaşıyor.

 

Tembel… Okuduğunu, gördüğünü, bildiğini yazsa, birkaç raf dolusu telifi olurdu.

 

Haksızlık etmeyelim, yine de hatırı sayılır neşriyatı oldu.

 

Bergamalı Zeybek…

 

Bergamalı ya, coğrafyanın ve tarihin yontamadığı koyu Asyalı bir tarafı var.

 

Gözleri çekik sayılır.

 

Her şeyi yüzünden okunacak kadar kendisi…

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator