YALNIZLIĞIN EN GÜZEL YÜRÜYÜŞÜ

 

Alsancak’ta trenden inmişim. Yanımda gazeteci arkadaşlar var. Biraz yürüyelim arkadaşlar, bir kahve içelim, diyorum. Onları farkında değil kendilerini Kızlarağası Han’ına çektiğimin. İçimde güçlü bir istek var Nihat Dağlı’yı görmek için. Nihat handaki bir dostun kitap evininin müdavimlerinden biliyorum. E hanın çaycısı da bol. Kitap ve çay olunca o da ordadır. Şaka bir yana da Nihat’ı İzmir’de nerde bulurum, evini bilmiyorum, telefonunu kaybetmişim, işyerine gitsem, işe gitmeden çalışıyor, malum musahhihlik yapıyor Nil’de. Her gün uğradığı hana doğru çekiyorum arkadaşları… Tekrar ediyorum, içimde güçlü bir istek, Nihat’ı görmeliyim. Yıllar olmuş karşılaşmayalı… Yazılarını, kitaplarını izliyorum bir dostu olarak da sanki o gün görmesem hava kararacak, deniz kıyılardan taşacak, içim sıkıntıdan patlayacak… Eksik kalacak bir şey ya da fazlalıklar dolduracak yeryüzünü… Daha hana epeyce var, yürüyoruz arkadaşlarla… Arkadan bir ses, “Aycı!”… Dönüyorum, Nihat Dağlı… Yüzü Afrika’nın en gülümseyen haritası… Sana geliyordum diyorum, hana, orada bulunursun diye… Bugün işim vardı, uğramayacaktım diyor. Beraber Kızlarağası’na geçiyoruz. Sonrası çay kahve…

 

Kahve demişken, hani Ian Dallas’ın, sonrasında Abdulkadir Es-Sufi’nin, sonrasında Abdulkadir El-Murabıt’ın rabıta halindeyken canı bir fincan sıcak kahve çekiyor, o kadar güçlü çekiyor, rabıta bozuluyor, gözünü açtığında karşısında şeyhini bir fincan sıcak kahveyle karşısında buluyor ya, teşbihte abartı olmasan bizim de kendi halimizce öyle bir karşılaşmamız var Nihat’la…

 

İçinizde sizi yakan, ısıran, dalayan, sır da olmayan bir şey vardır.  Anneniz, babanın, sevgiliniz, arkadaşınız, ahbabınız, çevrenizde bir şekilde tanıdığınız insanlar o halden, o sizi yakan, sizi durduk yerde kuduza çeviren o ruh sıkıntısından anlayacak uyum noktasında değildir. Birini ararsınız. Söylesem serinlesem dersiniz. Söylesem dünyanın yalnızlığı anlam kazansa, söylesem benim sözümle o mamur olsa, onun cevabıyla ben büyüsem, olgunlaşsam, diye düşünürsünüz. O kadar yakın ve tanıdık arasındaki yüzleri gözden geçirirsiniz; bir kişi ya çıkar, ya çıkmaz. Nihat işte o “ya çıkan” bir kişiden biridir. Saatlerce konuşmasanız bile içinizdeki depremleri, yangınları, yıkımları, sözün nerde sarmaşığa dönüştüğünü, Arap saçına döndüğünü bakışlarıyla anlar ve varlığıyla, orada, yanı başınızda bulunmasıyla sizi arındırır. 

 

En sıradan durumlarda bile sahici olanın peşindedir. Ya da muhatabını bulmanın sevinciyle sahici olan neyse bulur Nihat’ı…

 

Dünyanın bir oyuncakçı dükkânı olduğunu, oyunla eğlenmeyecek kadar büyüdüğü halde oyuna mahkûm olduğunu da bilir.

 

Bir “yalnızlığı yaşama ustası”dır.

 

Yürürken, “her şeyi gördüm içim rahat”  gülümsemesi vardır dünyaya…

 

Adımları toprağın ritmine uygun…

 

Öyle ustaca saklar ki içindeki fırtınaları, okuyup yazdıkları, yazıp okudukları fırtınayı dizginlenemez hale getirse bile dudaklarını ısırır; belli etmez.

 

Ayan beyan ortada olan, yüzü… Ayna. Saklayamadığı.

 

Bir insanda bütün insanların kalbinin kendinde attığını idrak ederse, çekilen her acının, duyulan her heyecanın, tekbir getirten her hayretin kundağı olursa bir beden, yüzü de öyle esmerleşir kardeşim. İçindeki dağlara yaslanır düşmemek için… Bir de o dağların neler çektiğini sormalı…

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator