ESRİK VE HAFIZ

 

Hafız. Beleğinde on binlerce dize var. Divan Şiiri diye tavsif/tasnif edilen büyük şiirin büyük adamlarını adı gibi biliyor. Divanları ezberinde. Gözleri geceler boyu okumaktan kararmış; içine sızan bir aydınlık var gözbebeklerinden… Rüyasında eski ustaların yüzüne karşı onların gazellerini, kasidelerini, rubailerini okuyor. O yakınlaştıkça şiire, şiir de şairi de ona yakınlaşıyor. Bir satır dizesi yok kendine ait, ancak şair. İnanırım ki, kabirlerinden kalkıp aramıza katılsa o şairler, ömrümüzde böyle bir muhip bulamadık diye dövünürler ve Nurhayati İnanç’a kaside yazmaktan kendilerini alamazlar.

 

Muallim. Öyle bir kartı, kariyeri, kaygısı yok. Yok demeyelim, kaygısı var. Televizyonda “Can Veren Pervaneler” programını yaptı. Değişik yerlerde şiir programları düzenledi. Öğrencileri, takipçileri var. Belleğinden, kabinden, ruhundan taşan incelikleri “dert söyletir” fehvasınca paylaşmak istediğindendir. Nama nişana, şana şöhrete ihtiyacı yok. Hatırı sayılır bir şöhreti oldu ancak bu mahcupluğunu ve öğrenme/azmini artırmaya yaradı sadece.

 

Esrik. Esrikliği meyden değil, neyden… Üflenen bir ruh olduğunu aklından çıkaramıyor. Hayatın hayretten ibaret olduğuna dair muhteşem bir yanılgıya sahip… Yanılgısının hakikat olduğunu adı gibi biliyor. Nur, hayat ve inançtan mürekkep adı soyadı da hayret değil mi ya… Şeyhülislam Yahya’yı, Taşlıcalı’yı,  İzzet Molla’yı, Necati Bey’i, Zati’yi ondan dinlerken nasıl bir esrime içinde olduğunu, sarhoşluğunun kahveyle çorbayla soğuk duşla geçmeyeceğini görmek mümkün. İnce işlenmiş şiir mimarisinden oluşan eski zaman kentlerinde dolaşıyor aramızda dolaşırken. Namını divan şiirine borçlu akademisyenlerin hiçbirisine onun tattığı sarhoşluk nasip olmadı. E, başı hoş olunca, edası da, sözü de, sureti de hoşlaşıyor.

 

Melez. Dedeleri Afrikalı. Kendi Türk… Delerinin Afrikalı, kütüğünün Denizli’de olması, kırk kuşak İstanbul beyefendisi olmasına halel getirmemiş. İstanbul-Ankara arasında işi gereği mekik dokuyanlardan… Öyle Ankara korkusu, yazıklanması filan yok. Şehri besleyen, şehri şehir kılan derin dinamikleri bilmekten öte yaşıyor. Hacı Bayram’ın arkadaşı…

 

Avukat. Dertli’nin ruhunun kulakları çınlasın, viran olmayası hanesinde evlat uşak bulunduğundan mecburen…

 

Vefalı. Siz arayıp sormasanız da, bir konukluk, ne bileyim bir bardak sıcak çayı birlikte içme,  az bilindik bir şairin çok güçlü bir mısraı etrafında dönen kısa bir sohbetiniz hatırına arar, sorar, siz onu dünya meşgalesinden unutsanız da, o unutmaz. Oysa aynı dünya meşgalesi onu daha fazla meşgul etmektedir. Bahaneye sığınmaz.

 

Okuduğu kitaplar okunmaktan, altı çizilmekten, kenarına notlar alınmaktan okunamaz hale gelmiştir. Yahut ikinci bir kitap yazılmış gibidir.

 

Türkçeyi konuşurken âşık olasınız gelir. Dil onda nurlanır, ayrı sadece ona özgü bir hayatiyet kazanır.

 

Hepimiz gibi bir âdem. Bir âlem… Hepimiz gibi değil. Yüzü safi hayretten...

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator