ISLIĞINDA TRENLER DÜNYANIN HER RENGİNDE

 

Gülümseme uçar, uçar, uçar… Konduğu yerde iki parlak bakış, esmer bir ülke… O esmer ülkeden bir anlam yayılır dünyaya… Dünya bir öykü kahramanın omuzlarında, bir kitabın sarı sayfalarında, adı unutulmuş bir dergide, bir kayıp şairin en özgün dizesinde döner… Döner dolaşır da Mustafa Kurt’un ağzında bilinmedik bir ayrıntı, bir zenginlik olarak söze dönüşür.

 

Böyle bildim. Yirmi yıl öncesiydi. Henüz kazayı rüşt kararı çıkarmamış bir öğrenci, bir delikanlı… Hani güngörmüş, günler görmüş, hayatı ve insanları görmüş, şad olmamış, içindeki patikalardan “hayat bilgisi” trenleri akan bir delikanlı… Deliliği bile uslu, munis… Sadra şifa olmayan bir eylemi var mı insanlar arasında, ben görmedim. Yalnızlığını Allah bilir.

 

Böyle bildim. Yirmi yıl öncesinde Fatih Gökdağ’ın Ülke Kitabevi’nde, sağdan soldan bilim adamlarının, edebiyatçıların,  dava delilerinin arasında erbabınca fark edilen bir gölge gibi sessiz, bir kitapçı çırağıydı. “L” sedirde oturan, ahkâm kesen, bol keseden edebiyat dersleri veren, resmi tarihin, resmi talihin, resmi edebiyatın asla ve kata nüfuz edemeyeceği inceliklere onun daha o yaşta nüfuz ettiğini… Treni kaçırmadığını… Mors alfabesini, hayat alfabesini, bilumum başka alfabeleri, şifreleri çözdüğünü… Simit ve çay bedeli niyetine aldığı/verilen harçlığı bir öykü kitabına, ne bileyim yeni çıkan bir dergiye yatırıp ekmeğini öykü kahramanlarıyla, adı anılınca sıcak bir acımalı ürperti uyandıran müntehir yazarların ruhuyla paylaştığını…

 

 Hayatın bütün ders kitaplarından, bütün bilge öğreticilerden daha iyi  “hayat”ı öğrettiğini; insanı nasıl müşfik ve toprak gönüllü yaptığını Kurt’un yüzünden okumak mümkün… Teori düşük not mahkûmu… Bakışının değdiği her yerde esmerimsi bir aydınlık var. İnsanın ne kadar da kaygısız dediği zamanlar oluyor onunla yol arkadaşı olduğu zamanlar. Oysa suskunluğu o kadar başarılı saklıyor ki içinde kaynayan denizleri, uğuldayan ormanları, kül gibi yığılan kayaları… Kaygısız mıyım diye kendinizden kuşkulanıyorsunuz.

 

Böyle bildim. “Sokaklarda Seksekler”i okuduğumda Türk Edebiyatı yeni ve özgün bir öykücü kazanıyor, demiştim. Devamı gelmese de, o öyküler Kurt’un içinde yazılıyor, biliyorum. Akademi onun da zamanını alıyor. Bir farkla, Kurt dönüştüren, terkip eden dikkatiyle, yeteneğiyle Akademi’ye teslim etmiyor kendini. Oysa “tez”leriyle Tanpınar ekolünün bir takipçisi… Yeniyi yeni kılan mayayı da eskiyi eski kılan sabiti de iyi biliyor Kurt.   Yeni Türk Edebiyatını en iyi bilenlerimizden… Bunalımıyla, inkıtaıyla, “var oluş” sancılarıyla, eğilimleriyle…

 

Böyle bildim. Anlamı Aramak ve Mürekkebin İzinde kitaplarındaki yazıların pek çoğunu dergilerde okuduğumda beklemiştim bu kitapları. Çıktılar geldiler. Mahcup ama kendinden emin geldiler. Her paragrafta, her sayfada bir kadirşinaslık… Eleştirirken bile… Bütün bunlar “Kurt’un yüzünden” diyorum… Evet yüzünden…

 

O kömür siyahı saçların çevrelediği alında, o uçsuz derinlikleri andıran bakışlarda, o dostlarını gülümseyerek konuk ettiği yüz ülkesinde bir güven, bir güven…

 

Herkesin bir hikayesi değil bin bir hikayesi olduğunu kendinden biliyor.

 

Yüzünde Tanrı’nın parmaklarının sıcaklığı hâlâ taze…

Mustafa Kurt. Ben hariç ona herkes Mustafa diyor. Herkes gibi, herkesin içinde bir âdem, bir âlem; herkes gibi olmadığının acısıyla esmer…

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator