SON MANASÇI

 

Sabaha çok az kalmış. Günün yorgunluğu, yolculuğun yorgunluğu, konuşulan aşır hafif, sudan cıvadan konuların yorgunluğu sizde mecal bırakmamış. Bulunduğunuz otelde uykuya çekiliyorsunuz. O da ne, sizinle en az aynı yoğun yorgunlukta olan şair uyumamış, kalkmış, yürümüş, abdest almış, Amerika keşfedilmeden önce yapılan Ulu Cami’de sabah namazını kılmış, güvercinleri kumruları selamlamış, sabahın şehirde yürümesine, sokakta yürümesine eşlik etmiş, o dinginlikle güne başlamıştır.

 

Bu ister Bursa olsun, ister Kütahya, ister Urfa, ister Saraybosna, ister Üsküp, ister Halep olsun fark etmez;  şehirle sabahın buluşmasından çıkarır şiirini… Allah’ın eşyadaki parmak izlerinden… Meleklerin ruhumuzdaki göz izlerinden…

 

Yürüyüşü erkek bir tayın meraklı yürüyüşüdür. Ana yola çıkan kayıp sokakları, kestirmeleri, patikaları bilir. Ana yolu çıkmaza sokan yapay çıkmazları da…

 

Bir de eskiden, oğul gezdiren bir yürüyüşü vardı; şimdilerde hayalinde oğul gezdiren, oğul arayan bir yürüyüş bu… Bilir oğul acısını! Oğul veren bir ayrılığın hüznünü yine oğul veren arılar gibi rüyalara, dalıp gitmelere, dünyanın bütün oğlanlarının saçlarını dağıtarak, saçlarından öperek, onlarda kendi Ömer’ini, Ömer’inin çocukluğunu görerek… Burada gözlerimiz nemlenmelidir; bir şairin saçlarının kaşla göz arasında nasıl ağardığına, yüreğindeki yangının nar gibi bir soba yanındaymış gibi somut bir şekilde nasıl yanındakini de yaktığına tanıklığımız vardır.

 

Kelimeleri annesinden emdiği ilk “ağız”ın tadıyla, lezzetiyle besleyerek konuşur. Kekelemesi kelimelerin nefes alması içindir.

 

Sezai Karakoç’un ilk on iki havarisi arasında birinciye gelir. Varlığı gül taşımayla kaim olanlardandır.

 

Başka: İyi şairdir. Suları da, çölleri de, uçsuz bucaksız bozkırları da bir şiir atının üzerinde gezdirmesini, sözün yelesini taramasını bilir.

 

Aheste değildir. Alestadır. Geç kalmaz, erken de gelmez. Bekletmez ve beklemez.

 

Başka: Nasreddin Hoca merhum parmaklarına ve dilinin parmaklarına gülümseme bağışlamıştır.

 

Dostlarıyla karpuz kesmeyi sever. Dünyada dostlarını yarattığı/var ettiği için, onlarla kendisini dost kıldığı için Allah’a ayrıca hamdedenlerden…

 

Türküleri makamında icra edemeyenlere karşı yüzü limonlaşır. Ekşiyi de tatlıyı da sever.

 

İlk mektepten önce hafızlığını tamamlamıştır. Zihninin bilinmedik kapıları, kör gözenekleri bile açıldığından aklı gözlerinden daha iyi görür. Hiç ummadığınız, hiç bilmediğiniz, duymadığınız bilgileri, detayları, yorumları yeri geldiğinde sohbet masasına çağırır.

 

Alışılmamış bağdaştırmaları meşhurdur. Alışılmadığı ve aşılmadığı için garipseyenler, yine mi komplo teorisi diyenler olur.

Anlatı ustasıdır. Anlatır, anlatır, anlatır… Yazdıkları anlattıklarının bırakın zekâtı, sadakası bile değildir. Son Manasçıdır. Tek kusuru anlattıklarının mensur olmasıdır.

 

Yağlaması ballaması alışveriş bağlamında değildir.

 

Başka: Kot pantolon giydiği ve hamburger yediği görülmemiştir.

 

Yargıları Tanzimat Fermanından önceye tarihlidir.

 

Çok Erzurumlu, çok İstanbullu, çok Ankaralı olmasına rağmen bütün kadim İslam şehirlerinin kimliğinin bileşkesinden oluşan bir şehirliliği vardır. Üstünde başında, yüzünde gözünde o şehirlerin türküleri, mimarisi, suyu havası çiçek çıkarır.

 

Kaf Dağından yakamoz toplama hüneri vardır; bilinmez.

 

Yüzü de kendisi gibi yürür.

 

Şaban Abak bu, şairimizdir.

 

İyi biliriz.

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator