“ŞAHİN; UÇAR…”

 

Duruşu şahin duruşu, oturuşu bir şahinin konmuş halidir. Bakışı da şahin bakışıdır.

 

Sadece Türkiye’yi değil, şarkı garbı, şimali cenubu dolaşıp devran etmesine bakarsak, uçuşu da şahin uçuşudur.

 

Tarihçileri tavsif etmek gerekirse, onu şahinler gurubunda baş çekenlerden saymamız icap eder.

 

Her mekâna uğramaz, her yere konmaz, her konakta konaklamaz, gündelik hayatında bile bir şahin seçiliği vardır.

 

Ondan herkesin göründüğü yerde görünmez; herkesin göremediğini görür.

 

“Kuş bakışı”nda alabildiğine detaycı bir incelik vardır.

 

Toptancı değildir, toptancılığı sevmez.

 

 Yüksek beğeni sahibidir; çerle çöple uğraşmaz. Beğendiklerinde bile herkesin beğendiğinden farklı özellikleri keşfeder, onları beğenir.

 

Tarihin de bir rüyası olduğuna inanır. İnsanlığın kayda geçmiş rüyalarını da göreceği muhtemel rüyaları da yorumlama ustasıdır.

 

Sadece Allah karşısında eğildiğine şahitliğimiz vardır. Allah bilir ya, o ilk toplantıda, kendinden emin, ben insanım yahu, sizden daha mükemmelim, sizden daha bilgiliyim, ad veririm, haddinizi bilin der gibi, şimdiki yüz ifadesiyle “melekler topluluğuna” nazar etmiştir.

 

Bulunduğu ortamda bol keseden atacak, ahkâm kesecek, bilgiçlik taslayacak babayiğit bulunmaz, tahammül edemez, yadırganan ve elbette kendisine özgü bir üslupla içinde incelik barındıran bir üslupla böylelerine had bildirme ustasıdır.

 

Eskilerin “hezarfen” dediği nadir insanlardandır.

 

On parmağında hüneri ondan ziyadedir. On parmağınca lisan bilir. Kafasının içinde milyonlarca kelime, on binlerce olay, binlerce şahsiyet birbiriyle uyumlu dans eder; o hem o dansın figürlerinin kusursuz olup olmadığıyla he çalgıcıların enstrümanları iyi çalıp çalmadıklarıyla da ilgilenecek kadar kafasına kayıtlıdır.

 

Klasik Türk çalgılarını en az bir usta kadar icra eder; klasik Türk sanatlarını özellikle “güzel yazı”yı döneminin hatalarından meşk etmiştir.

 

Türkiye’de “tarih felsefesi” deyince ilk akla o gelir.

 

Kılığının kıyafetinin dağınık yüzünün birkaç günlük tıraşlı olması, Melami meşrepliliği bile şahincedir; yakışır.

 

Huyu da, suyu da, soyu da, boyu da kelimenin bütün tedaileriyle ismiyle müsemmadır.

 

Şahin Uçar bu…

 

Tarif felsefesi profesörü…

 

Şair. Mürettep Divan sahibi neslin son zinciri…

 

Hattat. Ebruzen…

 

Musikişinas…

 

Tiryaki… Her mesleği önce kendisi için yapan tuhaf bir ahir zaman bilgesi…

 

Nadanlar onu serapa kibirden ibaret görürler, zahitliklerinden ve nadanlıklarındandır.

 

Sevenleri de seçicidir.

 

Tahkir ederken, burun kıvırırken, küçümserken bile bir şeyler öğretir.

 

Elleri sarı yapraklarını yeşil, çürük dallarını taze sürgün sanan ağaçları silkeleyip kendine getirmekten nasırlaşmıştır. Vicdanı ve irfanı nasırsızdır.

 

Yüzü şahin yüzüdür; uçar, konmak üzere uçar.

 

Böyle biliriz.

 

Ha bir de, fakirin “ Biz ol Mecnunlarız ki Leyla’yı bırakmışız/Leyla’nın makamında dünyayı bırakmışız/Tabir eyleme zahid tekrar be tekrar düşün / Ötesini seyredip rüyayı bırakmışız / Sevgili gel edince en mahrem dergâhına/Senli benli olmuşuz esmayı bırakmışız/Öyle bir yerdeyiz ki bulunmazı bulunmaz/İbdayı bırakmışız inşayı bırakmışız/Nice acemileri boğulmaktan kurtarıp/Bir avuç kalplerinde deryayı bırakmışız/Bilmezler mi ezelden verildi kararımız/Nadanlar zanneyler ki davayı bırakmışız/Sermestiz bir zamandır el dolu ayağ dolu/Hacetimiz kalmamış duayı bırakmışız/En beyhude anımız dahi efsane olur/Gitmişiz Kaf Dağına Anka’yı bırakmışız/Lütuftur, huzurunda bizi saf arzu eder/Kapısında soyunup likayı bırakmışız” gazeline iltifat edip aferin demişliği vardır.

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator