YABAN

 

Kendi deyimiyle, yollara düşmese de düşecekti bu çukurlara… Çukur; düştüğümüz dünya… Tek de değil üstelik idrakin kıvrımları derinleştikçe dünya içinde dünya, dünya içinde dünya, dünya içinde dünya…

 

Yine kendi deyimiyle, nice yürüdüğü ayakkabılarından değil, ayaklarından belli… Ayaklarında teşbihte hata olsun varsın, Eyyub’un kurtlanan yararları…

 

Hayatı da taze bir yara… Hafızası da… Annesinin öldüğü gün duyduğu acının daha fazlasını annesini hatırlayınca, bir çağrışımla hatırlayınca, hatırlamak isteyip yoğunlaşarak hatırlayınca duyuyor. Hafızası da yaralı…

 

İlkel… O kadar ilkel ki, ilkelliğe giydirilen bütün kimlikler, kültür, uygarlık, alışkanlıklar, o sarındığımız giysiler, kabuklarımız, örtülerimiz bizi ne kadar mükemmel kılacaksa, idealden, tekâmülden beklediğimiz ne varsa bütün bunları boşa çıkaracak bir ilkelliği var… İlkellikle mükemmelliği ayıran kıldan ince eşiğin, çizginin üzerinde bir ayağı…

 

Öfkesiyle kabulüyle, tahammülüyle tevekkülüyle, hıncıyla sevinciyle en yalın, en insan olanlarımızdan…

 

Karanlığın en kara anından, zifirinin zifirsinden, kendisi içinde bulunsa bile aydınlığın o şaşmaz tarifini yapabilenlerden…

 

Yarın kaygısı yok… An’ı iliklerine kadar, hücrelerine, atomlarına kadar idrak eden bir uyanıklığa, incir ağacının yapraklarındaki bal taneciklerinin tadına, o an’ın içinde yeni “an adası” inşa edip bütün hayatını sığdırabilecek kadar dalgınlığa ve aymazlığa sahip…

 

İskoçya Dağları’nda görünen koyunun rengiyle uğraşmayanlardan…

 

Söylediklerinin sadeliği içerisinde bütün insani hallerimizi doğallıyla kuşatan, yaşanmışlıktan, yaşıyor olmaktan, insan neslinin yaşacak olmasından kaynaklanan bir kuşatıcılığı, bir yalınlığı, bir acıtıcılığı var.

 

“Rüzgâr” diyecekse dili ve gönlü yanmıyorsa yahut dili ve gönlü serinlemiyorsa yahut dili ve gönlü bir yaprak gibi titremiyorsa diyemiyor.  Kelimelerin ondaki anlam karşılığı o çarpıntılı, o dikiş tutmaz, o saralılar saralısı sürgünü…

 

Dal niyetine tutunduğu iyilikler, sesler, türkü dizeleri de kesmiyor. 

 

Geceleri in cin uykudayken, el ayak çekilince, o kabına sığmaz ruh hallerinin sıkıntısını tek başına göğüslüyor. Gündüzleri uyumasa gündüz de çekemeyecek onu…

 

Muhacir değil sürgün… Yaşadığı her şehir, uğradığı her kasaba ona sadece sürgünlüğünü hatırlatıyor. Kimsenin sürdüğü filan da yok, “an” sürüyor.

 

Aşkı niçin kutsadığını biliyor.

 

Rasim Özdenören’in deyimiyle Türkiye’nin Bukowski’si…

 

Murat Kapkıner bu…

 

Kapkınlığı fıtri… Bir tür kendini kaptırma hali de değil, kapılıp gitme hali…

 

Bir zamanlar Kelime ve Varide dergilerini çıkardı.

 

Şiirleri bir kuşağın ezberinde dolaştı.

 

Şiir kitapları romanları denemeleri besmeleye not düşme ameliyesinden arta kalanlar…

 

Geçimsiz.

 

Hani Türkçe konuşmasa, Türkçe yazmasa, tanıyıp bilmesek, bu Murat Kapkıner demesek, ilk karşılaştığımızda Afrika’nın en Afrika’sından, eski Amerika’nın en Amerika’sından, Orta Doğu’nun en ortasından kopup gelmiş, o anda, yaratıldığı anda kopup gelmiş diyebileceğimiz bir suret…

 

Yüzü Habil’e dünya kuruldu kurulalı ağlayan bilmediğimiz bir kardeşin yüzü…

 

Böyle biliriz.

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator