BİR SIZIYI BİLEMEK

 

Ankara’da yarı kitapçı yarı kahve bir mekânda, tek başına çay içiyor.  Gelip giden öğrenciler, genç şairler, devrimci İslamcı gençler, ılımlı İslamcı gençler, herhangi bir “cı” taşımayan, sadece kahve içmek için yahut kitap sormak için gelen gençler, mekânın yanındaki yöresindeki birahanelere girip çıkan kederli ve sorunlu insanlar, kederden ve sorundan azade insanlar, deliler, sokak satıcıları, mendilciler, sokaktan taşan kalabalık, orada tek başına bir yakın dönem ayaklı tarihinin oturduğunun farkında değil… O farkında… Artık az gören gözleriyle olanı biteni izlerken önündeki çayın soğumasında müsaade eden bir ağırlıkta, cerbezeli, telaşlı ve kalabalık gündelik hayatı gözlerinin önünden geçiyor. Gençliğinde, olgunluğunda başından, çevresinden eksik olmayan insanlar da artık kendisi gibi yaşlı bir kuşak… Bakışında, evet az gören gözleriyle ve çok gören gönül gözüyle kendisine benzer birini keşfetme dikkatinde de değil… Kim bilir birazdan hayatta kalan akranlarından, dava arkadaşlarından, ne bileyim eski dükkân müdavimlerinden biri gelecektir, ona söz vermiştir yahut sevgili Asım Öz’le randevusu vardır, daha önce hatırına gelmeyen birkaç ayrıntıyı anlatacaktır, ancak şu anda yalnız… Masada tek başına… Hayatta da tek başına…

 

Tek başına o masada kusursuz bir dinleyici portresiyle duruyor.

 

Gözlerinin ve gözlüklerinin camından çocukluk günleri,  mahrumiyetten tahsilini yarıda bırakması, saatçi çıraklığı geçiyor.

 

İlk Büyük Doğu mecmuasını okurkenki heyecanı geçiyor.

 

Saat tamir ederken, bir minyatür işler gibi, aşkını, heyecanını, kalbinin tarif edilmez hallerini de tamir ettiği, yenilediği geçiyor.

 

Damarındaki deli kan’ın başka kan kardeşleriyle birlikte nasıl köpürüp kabardığı, nasıl isyana dönüştüğü, nasıl bir yanılgıya kapı araladığı geçiyor.

 

Taş medresenin duvarlarına yansıyan mahkûm yüzlerinden Kemal Tahir’in cezaevi insanlarını aratmayan cezaevi insanlarının, bizim düşüklerimizin, bizim gadre uğramışlarımızın bakışlarından o taşlardan kendi yüzüne yansıyan melal geçiyor.

 

Döne döne, yana yana okuduğu tefsirlerden meallerden yakıcı ve müjdeleyici aletlerin serinleten ve tutuşturan esintileri geçiyor.

 

Yapılan darbeler, kurulan kapatılan siyasi partiler, çevrilen kitaplar, çıkarılan dergiler, ev toplantıları, konferanslar, el altından okunan risaleler, yasaklar, yıkılan uygarlık kaleleriyle, yırtılan örtülerle birlikte geçiyor.

 

Türk Siyaseti hayatına damgasını vurmuş onlarca insan yetenekleriyle, zaaflarıyla, hırslarıyla, mizaçlarıyla, Don Kişotluklarıyla, çevreleriyle, yıpranmış ceketleriyle, yıpranmış maskeleriyle, yeni ekipleriyle, yeni takımlarıyla, vefalarıyla ve vefasızlıklarıyla geçiyor.

 

Sezai Bey, Pakdil, Özdenören geçiyor.

 

Tırnağını söksen tınmayacak öncü devrimciler geçiyor.

 

Soğuyan çayından bir yudum alıp saatine baktığında vaktin de geçtiğini anlıyor.

 

Masadan kalkıyor, tek başına karışıyor insanlar arasına…

 

Musa Çağıl bu… Maruf ismiyle Saatçi Musa…

 

Yakın dönem tarihimizin en renkli tekke şeyhlerinden… Kendi saatçi dükkânının şeyhi…

 

Bir zamanlar “Üsküdar’da bir attar dükkânı” neyse, “Kızılay’da bir saatçi dükkânı” da öyle bir yerdi.  Tek farkı birincisi yazıldı, ikincisi yazılmadı.  O yazılmayan mekânda toplayıp geldiği çocukluğuyla birlikte Türkiye Cumhuriyeti Tarihi’ne tanıklık eden adam…

 

Berrak bir dimağı var.

 

Ömrünü “Müslüman Saati”nin tamire adayanlardan…

 

Cömertliğine ırmaklar, sakinliğine denizler imrenir.

 

Yüzü de bir saattir.  Kurmalı değildir, pilli hiç değildir. Kudretten ayarlıdır.

 

Böyle biliriz.

 

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator