“AÇIN KAPILARI OSMAN GELİYOR”

 

Hep bir babaya, bir ağabeye, bir anneye sığınma ihtiyacı var; çocukluğundan ve mizacından kaynaklanıyor bu…

 

Kendisi baba olunca da değişmeyen kronik bir durum…

 

Yazıda ve şiirde de öyle…

 

Ondan kendi olurken bile sığınılası bir gölge var söyledikleri ve hayatı üzerinde…

 

Uyumlu ve mutedil herkesin arasında… Çay içerken, otururken, konuşurken, tartışmayan, münazara ve münakaşadan uzak, uzak ne demek, sanki ömrü boyunca “cedel” semtine uğramayacakmış gibi bir intiba uyandırıyor. Böyle de…

 

Ancak yazıyı kalkanlaştırdığında, o kalkanın arkasında başka bir şahsiyet var. Vura kıra ilerleyen, sözünü en üst perdeden söyleyen, kimseye minneti müdanası olmayan bir şahsiyet… Büsbütün öyle mi? Değil… Orada da bir ağabey var; bir gölge… İsmet Ağabey, Sezai Ağabey, Mehmet Ağabey, Mehmet Akif Ağabey…

 

Ondan sokakta, kitapçıda, dernek cemiyet işlerinde, çay evinde, ne bileyim başka muhitlerde karşılaştığınız yazarla, dergi sayfalarında, şiirlerinde, yazılarında karşılaştığınız kişi arasında bir uçurum var.

 

Biraz da o uçurumla kendisini gerçekleştiriyor.

 

Hayatın yazısıyla kendi yazısı arasında bir uçurum, özenle alınyazısını örüyor onun…

 

Söyledikleriyle değil, eyledikleriyle söylediklerinin kesişme ve ayrışma noktasından bakınca netleşiyor mizacı…

 

İnanılmaz bir şiir potansiyeli var söylediklerinde… Belki de o çatışmadan beslendiği için… Ne var ki, Türk şiirine “başlangıçtan bugüne” bütüncül bakmadığından, gerekli görmediğinden belki, belki, o uzak dönemlerdeki ağabeylerin popüler etkisi bulunmadığından yakın dönem şairlerinden ağabeyler biçimlendiriyor şiirini… Ve şiiri kendi sesi olduğu için değil gür bir sese, gür birkaç sese eşlik ettiği için kendinin de sesi gür çıkıyor. Şiire dair yazdıkları da zamanla beş kişiye çıkan iki kişiye inen koronun etkinliğine dâhil…

 

Yazıdan çıktığında hayatın olanca ürkekliğine, kırılganlığına bürünerek yürüyor. Yazıya girdiğinde hayatın olanca acımasızlığı, çeliksiliği, destansılığı onda tenine ve yüreğinin tenine yakılı bir giysi…

 

Her ikisi birbirini tamamlamıyor demek de doğru değil… Her ikisinde de bir başka kendisi…

 

Osman Özbahçe bu, kardeşimiz.

 

Tok sesli şiirlerin şairi…

 

Bir zamanlar arkadaşlarıyla Kökler mecmuasını çıkardı, şimdi Karagöz mecmuasını çıkarıyor.

Bir yayınevinde editör; iyi kitaplar yayımlıyor.

 

Yazıda “çeteci” bir tarafı var; hayatta tek başına ve yalnız.

 

Evine ekmek götürmekten mutlu…

 

Çocuklarının gülücüklerinden dünya atlasları dikmekte mahir…

 

Yüzü beni ayarttılar, sınıftan ve hayattan kaçtım, özür dilerim diyen bir öğrencinin, sahiden buna inanan bir öğrencinin muzip ve gülümser yüzü… Mahcupluğu muzipliğinin içinde…

 

Böyle biliriz.

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator