İYİ HUYLAR ANITI

 

Boş bir masa…

 

Masada elinde kurşunkalem; tıraşlı, ceketli kravatlı, gözlüklü, olgunluğu kırçıllığına, kırçıllığı olgunluğuna, her ikisi suskunluğuna karışmış bir adam…

 

Sahne arkalığı bir kitaplık… Üstte  “Edebiyat” ciltleri…

 

Dolu bir çanta… Tıraşlı, ceketli kravatlı, gözlüklü, olgunluğu kırçıllığına, kırçıllığı olgunluğuna, her ikisi suskunluğuna karışmış bir adam ağır aheste, kafasında bir öykünün kahramanıyla konuşarak, kurgusuyla konuşarak, öykünün final cümlesiyle dertleşerek yürüyor.

 

Sokakta yürürken kendi içinde de yürüyor.

 

Nuri Pakdil’in Sükut Üniversitesinden diplomalı ve sükutuna ihanet etmeyenlerden. Konuşurken harfler, sözcükler, sözcüklerin çağrışımları da sükut eder gibi konuşuyor. Yürürken de sükut eder gibi yürüyor adımları.

 

İki kimlikli… Bütün Edebiyat Dergisi mahreçli yazarlar gibi iki kimlikli: Birinci kimliği nüfusta, tapuda, devletle olan bütün işlerde, muallimken, şube müdürüyken, kütüphane müdürüyken, pasaport alırken, su ve elektrik idaresine kaydolurken kendisinin de kafa kağıdında gördüğü kimliği…

 

İkinci kimliği Kerbela’dan, Hazreti Hüseyin efendimizden, Hüseyin efendimizin susuzluğundan, peygamberin rahmet peygamberi oluşundan, uçsuz bucaksız denizlerden, ırmaklardan, serap gören yitik nehirlerden, rüyasında serin çıkaklar, duru pınarlar gören seraplardan, bunların kıssalarından, hikayelerinden, öykülerinden örülü bir kimlik: Bayım bundan sonra isminiz (…) olacak…

 

Bir öykü adamı. Çoğu zaman kendisini bir öykü kişisi olarak görüyor rüyasında. Uyandığında kahramanın söylediklerini hatırlasa da, mümkün mertebe otobiyografik olandan kaçınıyor. Ne kadar kaçınırsa kaçınsın, yazdığı her öyküde, her denemede, henüz yazmadığı ancak kafasında yazılan öykülerde, kişinin yahut olayın bir tarafında kendisini ilişmiş, sinmiş, saklanmış görmekten kurtulamıyor. Memnun da…

 

Bütün bu dünyaya pek dokunmayan, alabildiğine suskun, alabildiğine dünya ile uyumlu giysinin içinde, her sapmayla, her çıkmaz sokakla, her kavgayla, her acıyla,  kara siyasa ile, kara para ile hesaplaşan hırçın bir şövalye var; onu ustalıkla saklamasını da biliyor.

 

Çiçekdağılı… Çocukluğunun çiçek çıkardığı anlarda öyküye başlıyor.

 

Hüseyin Su bu, öykücümüz…

 

İbrahim Çelik sadece kafa kağıdında…

 

Yıllarca edebiyat muallimliği yaptı.

 

Şimdi Hece mecmuasını çıkarıyor; Hece Öykü mecmuasını da çıkarıyor.

 

Hece Yayınlarından çıkan kitapların editörlüğünü yapıyor.

 

Öykü ve deneme kitapları var, bir de adına armağan hazırlandı.

 

Öykülerindeki kızların parmak uçları, oğlanların mendilleri desenli.

 

Bir milyon yıl aynı noktaya bakmaktan aynalaşmış bir yüzü var.

 

Böyle biliriz.

 

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator