KALE

 

Klasik şiirimizden gazeller okuyordu. O okurken dizeler bir yılkının uçsuz bucaksız bir coğrafyada koşması, dağlardan aşması, vadilerden inmesi, çıldırtan sulardan geçmesi, yazıları yelelerini savurarak uçarcasına geride bırakması gibi canlanıyor, ahenkleniyordu.  Kirpikleri, yüzü, gözbebeklerinin içi de bu koşuşa eşlik ediyor yahut atlar, kirpiklerinin, gözlerinin, yüzünün coğrafyasında, sesiyle uyum içerisinde koşuyor, koşuyor, koşuyordu. Bir kaç dakikada okunan birkaç gazelin ele verdiği mizacı da o zevkimizden, o eski duyarlığımızdan, inceliğimizden oluşan bir gazele dönüşüyordu.

 

Kendi şiirlerini okumasında, konuşmalarında, nüktelerinde bile her şeyi yerinde güzel kılan bir kudretin sahibiydi: Harfler mısralarda “harp düzeni” alması gerekirse harp düzeni alıyor, bir bahçede gülleri budaması gerekirse gülleri buduyor, bir tekkede boynu bükük sessiz anma ayine katılması gerekirse katılıyor, yılkılar gibi koşması gerekirse koşuyordu.

 

Çorak yıllardan geçmiş çok yağmurlu bir gönlü vardı. Sele vermeyen, küçücük koyaklara usulünce, büyücek kentlere bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmur. Kendi insanını, kendi gökyüzünü, kendi toprağını, kendi ağaçlarını tanıyarak, insanına, gökyüzüne, toprağına, çiçeklerine göre yağan, incitmeden yağan bir yağmur.

 

Bir de duruşu: Bunu anlatmak biraz zor: Hani, hiçbir şeyin yılıştıramayacağı, yoldan çıkaramayacağı, en mezbele yerde bile safi soyluluktan yontulmuş bir heykel gibi dolaşmanın verdiği sağlamlık… Dostuna düşmanına, kanlısına hırlısına bile güven veren bir sağlamlık bu… Sadece beylikle, sadece saygınlıkla, sadece ağırlıkla, sadece adamlıkla tarif edilmeyecek bir duruş.

 

Yol arkadaşlarının en “bey” olanı, en “ağabey” olanıydı.

 

Gülümserken de bir rahmet tufanı gibi gülümserdi. Yüzündeki bulutların yerine göre Ömer yerine göre Hamza figürleri çizmesi de rahmete bağlı öfkesindendi.

 

Dünyaya karşı açlığı yoktu. Açken bile aç olduğunu belli etmeyecek bir gözü tokluk, gönlü tokluk halindeydi.

 

Her şeye hakkını veren, layıkıyla mukabele eden peygamberimsi bir eda taşırdı. Çocukla çocuk büyükle büyük olmuyordu elbette. O andaki, o mekandaki varlığıyla çocuğa da büyüğe de bir sağalma, bir büyüme bağışlardı.  Asaleti konuştuğu insanlara, baktığı ve kullandığı eşyalara sirayet ederdi.

 

Yaptığı aşılardan tutmayanlar olmazdı.

 

Adı dilimizde bir olgunluk aşısı…

 

Erdem Bayazıt bu… Şairimiz, ağabeyimiz.

 

Yedi Güzel Adam’ın yağızı…

 

“Sebep Ey” ve “Sana Bana Vatanıma Ülkemin İnsanlarına Dair” şairi…

 

Az yazdı, çok yaşadı.

 

Yüzü erdemden mamul…

 

Böyle biliriz.

 

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator