TUTKULU MAVİ

 

Adını abimin dergilerinde gördüğümde, bir iki şiirini okuduğumda ben daha tıfıldım; aklımdan geçmezdi çeyrek asır sonra aynı ortamlarda şiir okuyacağımız. Hatıra anlatmayacağım. Resme nerden başlayacağımı bilemedim.

 

İki fotoğrafı üst üste koyuyorum: Aynı. İkisi de kendisi..

 

Bütün dünya savaşlarından, bütün iç savaşlardan, kendi iç savaşlarından çıkmış, yaralarını geyiklere, perilere, meleklere merhemleterek sağalmış, dinginleşmiş bir mizacı vardı yüzünün…

 

Gözlerinde uçsuz bucaksız kederli ırmaklar akardı. Uçsuz bucaksız ırmakların içinden sızıları tarih tutkusu, coğrafya tutkusu akardı.

 

Onda diniyle, diliyle, tarihiyle, coğrafyasıyla, uygarlığıyla bütün bir aidiyet birikimi, sanırsınız kusursuz bir dilbere dönüşmüş de, saçlarını dağıta savura yürüyor, şairin gönlünde yürüyor, gönlüyle birlikte yürüyor hissine kapılırdınız.

 

Bir bilim adamı olduğu kadar, bir şair, bir muallim olduğu kadar bit tutku adamıydı.

 

Taraflıydı.  Taraflılığı beşeri münasebetlerine yansımazdı; selamıyla, konuşurken bir yağmur inceden yağar gibi konuşmasıyla muarızlarını ve muhaliflerini de kuşatırdı.

 

Kendinden asırlarca önce yaşayan büyüklerinin Türkçesini onlar gibi konuşup yazacak kadar diline vakıftı.

 

Batılılaşma tarihimizin toplumda, toplumun nüvesi ailede, ailenin nüvesi fertte hangi değişim ve dönüşüme yol açtığını batılı bir ilim anlayışla ve doğulu bir sezişle kayda geçirecek kadar tanırdı toplumunu…

 

Dinden, efsanelerden, mitolojiden, coğrafyanın bütün bunlarla şekillenen çok katmanlı zenginliklerinden dizler yontar, dizeler yoğurur; rüyalar yorumlardı.

 

Mensur şiirleri soğuk kış mevsiminde beklenmedik bir güneşli günün ansızın ihtiyarları, ihtiyar ağaçları, karlı kayaları ısıtması, olmadık yerlerde ışıltısı ılık tadı soğuk sular pınarlar çıkarması gibi bir etki uyandırırdı.

 

Selamlaşırken gözleri yıldız yıldız ışıldar, iki  gümüşî hilal bayraklaşır, insan ayla yıldızla selamlaşıyor intibaına kapılırdı.

 

Aklımda hep öyle kalmış: Kıyafeti de saçları ve kaşlarıyla uyumluydu.

 

Kelkitli. Ruhunun gelgitlerinde boğulmamak için içine ve Allah’a sığınırdı.

 

Söz cebecilerinin en dilaveriydi.

 

İkinci bir fotoğraf: Aynı yüz. Biraz daha dalgın gibi.

 

Abi ben Aycı? Gülümseyerek mukabele ediyor; memnun oldum Aycı?

 

Allah ondan bütün yükünü alarak, kafasındaki tonlarca, sandıklarca, ambarlarca bilgiyi alarak melekler gibi hafifletti.

 

Kendi adını bile…

 

Dilaver Cebeci bu….

 

Şair. Muallim. İlahiyatçı. Sosyolog. Evliye Çelebi’ye aynı üslupla nazire yazan yegane kişi. Heccav.

 

Hani Kelkitli olduğunu bilmeseniz, Fetih’te şehre gelen cebecilerdendir, mesken tutmuş bir daha ayrılmamıştır diyeceğiniz kadar İstanbullu…

 

Beyefendiler beyefendisi…

 

Ruhunun defalarca cemaatle Kandehar Dağlarında Sabah Namazı kılmışlığı, Sarı Irmakta yıkanmışlığı, Taşkent gecelerinin en karasında tespih çekip zikretmişliği vardır.

 

Aşkı Hun Aşkıdır; istilacıdır.

 

Türkülerini hep “mavi” söyledi.

 

İçinden şafağa çekilmeyi diledi; bu dileği sorgudan muaf tutulması şeklinde kabul edildi.

 

Melekler sorguya alışkanlıkla gelip hemen ayrıldılar.

 

Yüzü kadınının atları hazırlamasını bekleyen bir eski zaman gezginin yüzüydü.

 

Ata bindi ve…

 

Böyle biliriz.

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator