“BEŞİR BEY”

 

Kütüphaneme bakıyorum: Her biri bin bir emekle, o kayboldu sanılan dergiciklerden, terekelerden, özel eşyalardan, dipnotlardan, fotoğraflardan, satır aralarından, ölüm ilanlarından, köşe yazılarından çıkarılan bilgi kırıntılarıyla gergef gibi işlenmiş, bir yargıya varmak için dağlarca sayfaların sabırla okunduğu, incelendiği, bir gram bal için bir çeki odunun çiğnendiği, yerine göre bir cümle kurmak için binlerce cümlenin süzüldüğü ve nihayetinde bunların terkip edildiği  birikimin ve çabanın mahsulü kitaplar….

 

O kitaplar söylüyor müellifinin kendilerini tutkuyla, tecessüsle, gönüllülükle yazıldığını… Mesuliyeti samimiyetle mezcetmekte mahir….

 

Çalışmasında ve ilgilerinde böyle de, yazdığı biyografilerin, portrelerin, sanat-edebiyat yazılarının, her biri bir ömür gerektirecek inceleme eserlerinin öznelerine duyduğu samimiyet cümlelerinde saygılı bir resmiyete de dönüyor.

 

Cümleler birbirinin elini sıkarken, birbiriyle selamlaşırken, komşu olurken de o tatlı resmiyeti muhafaza ediyor.

 

Kendisi de öyle… İlk bakışta, resmi, soğuk, mesafeli bir adam, tebessümüne bile resmiyet giydiren bir adam intibaı uyandırıyor.  Ondaki resmiyet iticici, dışlayıcı, kendisini dışarda tutan bir resmiyet değil; yaptığı her işi ciddiye almasından, ağırlığından, dahası beyliğinden kaynaklanan bir resmiyet bu…

 

Gülümserken ansızın bir kış güneşi vadileri ısıtır gibi gülümsüyor.

 

Yazdıklarıyla ve yaptıklarıyla bir kültür adamı kuşkusuz. Ne var ki, genel geçer kültür adamı tanımı eksik kalıyor o tavsif etmeye… Bir yönüyle akademinin yapamadığını yaparken, tek başına bir akademi olurken, bir yönüyle de, yaptığı işin hayata değen, sokağa açılan taraflarını da televizyon programlarında, sohbetlerinde dile getirerek tamamlıyor çerçeveyi…

 

Sosyal bilimler dediğimiz büyük alanın her vadisine, her koyağına, her zirvesine aşina…

 

İnsanın ediminin estetik kıldığı, insan gözünün estetik gördüğü, insan ruhunun estetik hissettiği her aynaya bakmışlığı, dahası o aynalarda suretine gülümsemişliği, saçını taramışlığı var.

 

Eco’nun “Güzelliğin Tarihi” ve “Çirkinliğin Tarihi”ne reddiye yazanlardan…

 

Aşkla ve aşkın olanla irtibatını kaybetmeyenlerden…

 

Kahve tiryakisi…

 

İstanbullulukta Yahya Kemal’in izinden gidenlerden… Kütüphanesine kapanmaktan ve İstanbul’a açılmaktan aldığı hazzı kendi de tarif de zorlanıyor.

 

Konuşurken sesi de resmi ve mesafeli…

 

Değer kriterleri dönemsel değişimlerden etkilenmeyecek kadar sahih ve sağlam…

 

Beşir Ayvazoğlu bu, ağabeyimiz.

 

Yakın Dönem Türk Edebiyatının emekçileriyle kimsenin bilmediği sohbetler ediyor akan zaman aralığına kurduğu kahvelerde…

 

Bir de onlarla suçbirliğinden kaynaklanan samimiyeti var. Hepsini cemaziyülevvellerine kadar, kirli çamaşırlarına kadar biliyor.

 

Güllere kitap açtıran adam…

 

Aşk Estetiği ve İslam Estetiği bir dönemin başucu kitapları…

 

Zaralı ve yaralı olduğunu biyografisini yazanlar söyleyecek…

 

Kaknus’la  şair…  Bozgunda Fetih Rüyası görenlerin romanını yazan adam…

 

Gelenek direnişçisi…

 

Yüzü hâlâ bir estetik talebesi…

 

Böyle biliriz.

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator