“ÜLKÜCÜ NEDİM”

 

Filmin ağlanacak yerinde ağlar mı, bilmiyorum. Onu sürekli mütebessim, en kaygılı halinde bile mütebessim, hatta kabaya varan nükte okları fırlattığında bile mütebessim görürsünüz.  Ağlarsa bile, film bittikten, etraf dağıldıktan sonra çıkarır mendilini… Gözyaşını bile nükteye tebdil edecek bir kudreti vardır. Ağlarsa da içine ağlar herkes içinde… Esasında yapıp ettikleri uzun ve soylu bir ağıtın, uzun ve soylu bir neşenin, uzun ve soylu bir içlenmenin, uzun ve soylu bir dünyayı güzelleştirme eyleminin, hülasa geleneği oluşturan uzun ve soylu be varsa onların toplamının süzgeçten geçirilmesinden, sunumundan, terkibinden ve tahlilinden, yeniden imasından, yeniden inşasından ibarettir. E, ağıt da, ağlamak da bu çok renkli bir gül ağacının dallarından biridir. O zaman yeniden kuralım cümleyi; filmin ağlanacak yerinde ağlar mı, ağlar. Ağlayışında bile bir asalet vardır.

 

Hocaları da, talebeleri de, meslektaşları da onu daha çok mütebessim ve nüktedan özelliğiyle tanır. Öyledir de… Bir şehre girdiğinde o şehir yeni bir yüzle tanışmanın ve biraz da kendisiyle tanışmanın neşesiyle değişir. Bir kitabı okuduğunda, bir kasidenin dizelerinde parmakları, kalbinin parmakları, gözbebeklerinin parmakları dolaştığında o kitap, o şiir de mütebessim bir hal alır.

 

Sabrının sonu çiçeklidir. Sabrı esasında bir nükte/bir nokta olan hayatını, akıp giden toplum hayatının çekilmez yanlarından kurtarmaya çalışma ameliyesidir. Hamlığa, çiğliğe, suiistimale, anlayışsızlığa karşı tahammül vadilerini bir bir geçtikten sonra patlatır en güzel nüktesini… Allah’ın işi işte, şehir efsanesi dahil efsanenin her cinsinden yakasını kurtaramamıştır. Bu cümle olmadı, efsane onun yakasını bırakmaz.

 

Körebe oynamayı bilmez, kör yola sallamayı da…

 

İsmi haşmetlidir.

 

İhsanıyla irfanıyla ismiyle müsemmadır. Nüktedanlığıyla ve alanına vukufiyetiyle nam salsa da, şana şöhrete burun kıvırır.

 

O çok karakış görmüş, çok üşümüş, çok yaşamış insanlara özgü sıcak kanlı bir duruşu vardır. Mizacının da kanı sıcaktır.

 

Muhsin Macit bu…

 

Nedim doktoru, Eski edebiyat profesörü… Eskinin eskimeyen, eskitilemeyen ve eskimeyecek yanlarından besleniyor ruhu…

 

Erzurumlu…  Tespihin Oltu’sunu siluetinden tanır.

 

Bir miktar şairliği de vardır;  ehli için Zembil’li Macit Bey’dir.

 

Akademinin ne yaptığını bilen, “malzeme”yi malzeme olmaktan çıkarıp değere dönüştürmeyi başaran nadir üç beş kalemden biridir.

 

Kitapları görülmezse eski edebiyat tedrisatı yarım kalır.

 

Denemeleri yalnız soğuk iklimlerde yetişen küçük ve kırmızı elma tadındadır.

 

Yüzü Lale Devri’nde padişah efendimizin ayak bastığı toprakları çiçeklendiren bir şair bahçıvanın yüzüdür.

 

İçten içe Nedim’i tashih eder.

 

Böyle biliriz.

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator