TURUNÇ

 

Uzun ve sarışına yakın kumral saçlar… Bakışları da uzun sarışına yakın… Gülümsemesi de… Yürürken, ha, akademili, okumuş çocuk, biraz da cins diyebileceğiniz bir yürüyüşü var. Çantası da tamamlıyor aksesuarı… Hani biçimsel olanın dışında, kesinlikle didaktik olmayan bir dersi anlatır gibi yürüyor. Yahut şöyle: Yürümesi de bir yürüme dersi… Hem kayıtlı, hem kayıtsız. Kayıtlı çünkü, gördüğü her nesnede her eşyada, her canlıda rüya gören, onların gördüğü rüyayı da görmeye meraklı… Kayıtsız çünkü hayat umrumda değil ben hayatın rüyasıyla ilgileniyorum dercesine bir umursamazlık, bir doygunluk hakim bakışının yürüyüşüne…

 

Neşeli. Alabildiğine neşeli… Bu neşeli tanımı da bilindik çağrışımların dışında; hazcılıktan yazıklanmaktan haz almaya varıncaya kadar her şeyden bir neşe çıkarmasını biliyor. Ya da öyle bir izlenim uyandırıyor doğal olarak…

 

Doğduğu ve yaşadığı yer itibariyle deniz çocuğu olmasına rağmen derinlikten, akıntıdan, tayfundan çekinen bir tarafı var… Mizacı derinleşmeye müsait değil; bu da deniz çocuğu olmasından kaynaklanıyor olsa gerek… Elbette derinden beslenen, derini işaret eden şeyler söylüyor yazdıklarında… Bin yıl uğraşsa bilindik anlamıyla cüppe giymeyecek bir ruh ve zihin mizacına sahip…

 

Ağırlıktan da çekiniyor. Ağır deyince Antalya’ya inerken gördüğü yalçın ve devasa kayalar, Karadeniz sahillerindeki dolgu kayalar geliyor gözlerinin önüne… Hafif deyince köpükler… O köpüklerin o kayalara çarpmakla ortaya çıktığını görüp hayatın azizliğine hayret ediyor. Ondan, bakışı bilimle, bilimselle izah edilemeyecek kadar canlı; görülen ve çerçevesi olmayan bir evren…

 

Bu köpük anlatıyor biraz onu… Kendisi de biraz köpük… Dünyanın bir yerinde bir zulme bir kıyıma odaklandığı zaman kan köpüğü, kendisini doğaya bıraktığı zaman toprağı kıvamında katılmış pekmez köpüğü, bir kentin bir kitapçısında dergileri kitapları karıştırırken merak köpüğü,  rüyalardan bir kent inşa etmeye çalışırken hayal köpüğü… Sonuçta söndüğünde bir damla su olacağını ve evrene karışacağını da biliyor.

 

Bu cümleleri o kurabilseydi bu portre daha farklı olurdu kuşkusuz… İnsanlarla münasebetlerinin de köpüksü bir tarafı var.

 

Güneyli… Dünyanın en kuzeyine gitse de güneyli…

 

Kara ve soğuğa alışamamış… Cehennemde yanarsa ifrat derecede sıcak özleminden yanar; Allah bilir.

 

Kirli olmayan durgun bir bulanıklıktan besleniyor şiir diye söyledikleri… Yazıları, öyküleri daha çok rüyalardan…

 

Hayrettin Orhanoğlu bu, kardeşimiz.

 

Hayreti adıyla da tescilli; devlete ve kurumsal yapılara yüz ekşittiğinden olacak, soyadıyla da müsemma… Osmanoğlu değil…

 

Defterlere de düş gördürüyor.

 

Akademide ders anlatırken de gözleri rüyalı… Uykudan uyanıyor uyanmasına da rüyadan bir türlü uyanamıyor.

 

Yüzü yolunu kaybetmiş bir turunç ağacı…. Kendi yüzüne portakal aşısı yapıyor portakal yetişmeyen ülkelerde…

 

Böyle biliriz.

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator