SIRAYLA YAZILI

Yayılmacı bir tebessümü vardı; dikine bir kızgınlığı... Fotoğrafına bakınca anlaşılacak bir şey bu, yüzüne yayılan güneşin, yüzünden çekilen güneşin belleğe bıraktığı azizlik… Bir de taşrada edebiyat buluşmalarında, şiir matinelerinde ağırlığıyla, ağabeyliğiyle kattığı hava… Bunun fotoğrafı yok; çekilemezdi çünkü…

 

Ezberi nasıldı bilmiyorum, kuşağının en çok şiir okuyan kişisiydi. Bir şiir kitapları avcısı… Sadece kitaplar değil, güldesteler, dergiler, fanzinler, hatta kendisine gönderilen yayımlanmamış şiirler… Daha çok tasnif ederdi onlar… Sonrasında peş peşe çıkardığı tematik antolojiler bu ilginin ürünüydü.

 

Eski edebiyat çalıştı ancak eskide kalmadı; eskiden aldı… Sabri ve Esrar Dede Divanlarını çalıştı. Edebiyat doktoruydu ancak daha önemlisi klişe tanım olacak ama olsun, gönül doktoruydu.

 

Onun dönemindeki edebiyat camiasında tatsızlıkları limonilikleri nasıl  giderdiğini, nasıl bir gönül arabulucusu olduğunu yaşadıklarımdan bilirim; tanıklıklarımdan…

 

Bir şehre kapısından girenlerdendi. Bir şehre gelince, önce dostlarına uğrar, onlarla halleşir, konuşur, sonra tekrar buluşmak üzere müsaade ister, şehrin birkaç saatte gezilebilecek ve şehre kimlik veren mekanlarını dolaşır, bir iki ara sokağa girer çıkar, hacimli bir şiir kitabından şiir seçer gibi şehirden mekanlar seçerdi.

 

Soyadındaki “Kasır” kanunun yahut memurun değil gönlünün iyiliği gibi durur ve yakışırdı.

 

Yüzünün toplam coğrafyasının üçte birini kaplayan geniş ince gözlüğü altından, genişçe bakar, ince yüzünden umulmayacak bir kuşatmayla bulunduğu ortama nüfuz eder, söz dikkat kesilir, söze dikkat kesilirken söze dökülmeyeni de, bakışa yansımayanı da kuşatacak bir ince dikkatle, hatta saçlarının her teli gözüymüş gibi eşyayı ve insanı incitmeden, rahatsız etmeden süzerdi. Bakılan ve dinlenen farkında olmadan dinler ve bakardı.

 

Sahiciydi. Dolma kalem kullanan nesildendi.

 

Bingöllüydü, sayılmaz ve tasnif edilmez bir gönül şehrinin hem sahibi, hem sakiniydi.  Üç imparatorluk büyüklüğünde bir çocukluk yaşamışçasına bir güngörmüşlüğe sahipti.

 

Muallimliğini anlatmak bize düşmez; talebelerine sormalı…

 

Seyrani incelemesi, Develi günlerinden, alnındaki çizgilerin bir kısmı Çemişgezek günlerinden kalmaydı.

 

Daha pek kimse duymamıştı. Osmaniye’den Bestami bey aradı ağlayarak; Hasan Ali Kasır Bey’i az önce kaybettik, trafik kazası, dediğinde nedense önce gülümsedim, sonra bir nisan yağmuru boşandı gözlerimden…

 

Giderken ruhunun koltuk altında Peygamber Şiirleri vardı.

 

Evet, ağabeyimiz.

 

Şair, muallim, yayıncı, yazar, kültür adamı…

 

Bütün bu sıfatların hiç birisi olmasa bile bir dost, bir ağabey olarak sınırsız güveneceğiniz, ara da bir görüşseniz bile dünyadaki varlığı size Allah’ı hatırlatan, sizi olgunlaştıran bir muhabbetli kişiydi.

 

Yüzü yazılmamış hikmetli şiirler albümüydü.  Aynalar ancak Allah’ın bildirdiği kadar okurdu.

 

Böyle biliriz.

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator