İNCE MASALLAR ŞAİRİ

 

İnce masallar şairi… İnce hayaller şairi aynı zamanda…

 

Sadece şiiri değil, kendisi de masaldan çıkmış gibi tedirgin ve temkinli… Tedirgin, çünkü değişime, süregelen yaratılışın musikisine eşlik etmesi için müteyakkız… Temkinli çünkü dehrin rüzgârı ancak saçlarını dağıtabilir, alnındaki teri soğutabilir; bedeninin ve yüreğinin adımları sapmasın…

 

Ya da şöyle:

 

Bir varmış, bir yokmuş.

 

Ahir zaman içinde, orta boylu, dolgunca, sevimli mi sevimli bir şair Ankara’da yaşarmış…

 

Su içerken sadece su içmez, tütün içerken sadece tütün içmezmiş. Yemin mi, hiç içmezmiş.

 

Kaşı da gözü de kendisi de aynı oynarmış.

 

Hayatın bir özge, bir güzel oyun olduğunu, iyi oynarsak iyi olacağımızı aklından çıkarmazmış. Öyle de değil, aklı aklından çıkarmazmış.

 

Cömertmiş. Bir yerde bir sofra kurulsa hesabı o ödemezse rahat edemezmiş.

 

Parayla ünsiyet kurmaz yarayla ünsiyet kurarmış… Meczupların, düşkünlerin, dilencilerin, yolda belde kalmışların halinden anlarmış…

 

İçinde meczuplaşan, düşkünleşen, dilencileşen toplum kesimlerinin sızılarından ırmaklar akarmış.

 

En güzel “Göç” şiirini o yazmış.

 

El ayak çekilince, bu toprakları Türkiye yapan Sufilerle, bilge kişilerle gönlünce ve hâlince hasbıhal edermiş.

 

Onu görünce huysuz yaban atları gibi çıldıran kelimeler sakinleşir, deliren kelimeler akıl küpü olur, veremli kelimeler sağalır, kalemi yaralı kelimeler için şifa olurmuş…

 

Alnındaki secde izlerinde görünmez kutsal karıncalar gezermiş.

 

Kuşlarla, karıncalarla, ilkbahar yaprağıyla, son bahar yaprağıyla, nesli tükenen tükenmeyen bütün çiçeklerle, kabaran yürekle, kımıldayan toprakla, suyla, ateşle, gökyüzünün her rengiyle, taşın her çeşidiyle, rüzgârın her türeviyle Hazreti Süleyman kadar olmasa da hazreti Süleyman’ın biraz şair haliyle konuşur da konuşurmuş…

 

Eskiyi iyi bilir yeniyi iyi izlermiş.

 

Övgüsü de yergisi de yerli yerinceymiş.

 

Rüyasında ince belli bir doru atla, Uzak Asya’dan Avrupa içlerine bir gezgin şair olur, kopuzu omzunda asılı dolaşır, hanlarda kervansaraylarda bunu ilk defa duyduk, yaman söylemiş söyleyen dedirten koşuklar, sagular, destanlar söyler, yiğit iken ölenlere ağıtlar yakarmış…

 

Allah nasip etmiş rüyasında gezdiği yerlere doru atsız gitmiş…

 

Söz tarlasında anız yakanlardan olmamış; yakanlardan davacı olmuş…

 

Dedik ya, bir masal şairi Ali Akbaş…

 

Yüzü de bir masal ülkesi…

 

Masal Çağı, Kuş Sofrası, Gökte Ay Portakaldır sadece onun şairliğine dair…

 

Ahir zamanda bir Yesevi Efendimizin dizi dibinden fırlayıp gelmiş esrik bir derviş gibi dolaşır aramızda…

 

Ağzında çiçeksi bir mırıldanma… Dikkatli dinleyin; Allah hu…

 

İyi biliriz.

 

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator