YEŞİL KARINCA

 

Elindeki porselen demlik sakalları renginde… Çay da tam demlenmemiş, o da sakalları renginde… Henüz yukarı taşınmamış Vadi Yayınevinde çeyrek yüzyıl önce, camdan içeri bakarken, Allah bağışlasın, insan azmanı, bıyıkları başkaldırmış, kitapçı/yayıncı olmasa basketçi olacak intibaı veren adamı böyle görmüştüm.

 

Sonra hep gördüm…

 

Tartışmaların pek de içine girmeyip, Ankara’nın biraz düşünen, biraz eli kalem tutan, çokça muhalif çevrelerini nasıl bir araya getirip, öyle, planlı programlı değil kendiliğinden bir araya getirip, adı konulmasa da şimdilik mülga Vadi Üniversitesi’nin rektörlüğünü nasıl başarıyla yönettiğini gördüm.

 

Ankara’nın da kitapları üniversitede ders kitabı olarak okutulacak, toplamını okuyan bir kişinin bir sosyal bilimler üniversitesinin her bölümünden mezun olmuş gibi malumat sahibi olacağı bir ocağı dişiyle tırnağıyla nasıl tüttürdüğünü gördüm.

 

Sigara tüttürürken ve tabi ki toplumsal meseleler konuşurken sadece dilinin değil, kelimelerin ve üslubun değil sadece, alnındaki hüznün, heyecanın da meseleye dâhil olduğunu, o anda ortaya çıkan yeni bir film, yeni araştırma yahut kitap projesinin bir iki yıla kalmadan nasıl gerçekleştiğini gördüm.

 

Akdenizli bir duygusallıkla Karadenizli bir aceleciliğin, bir bozkır sükûneti içerisinde nasıl terkip edildiğini gördüm.

 

Türkiye’nin en nitelikli dergilerinden biri olan Tezkire’de, onun ve arkadaşlarının belirlediği çerçevede sadece Türkiye’nin değil dünyanın da hallerinin nasıl “hal tercemesi”ne dönüştüğünü gördüm.

 

Bir bardak sıcak çayın hatırının yılla, sayıyla tavsif edilemeyeceğini gördüm.

 

Daha gördüm…

 

O dev gibi adamın hepimizin ruh derilerini soyan insanî dramlar karşısında nasıl hüngür hüngür ağladığını gördüm.

 

Ağlarken, sakallarının ince bir yağmurda yıkanır gibi ıslandığını, bir şey yapmak lazım diyerek doğrulurken gözlerinde yapacağı o bir şeyin sınır ve süreç tanımayan uçuk ama uygulanabilir şeyler olduğunu gördüm.

 

İnadı tuttuğunda hatır gönül, arkadaşlık yoldaşlık filan tanımadığını, hatta babasını bile tanımadığını, bu tanımazlığın birkaç dakikayı geçmediğini yeniden eski dinine ve eski donuna döndüğünü gördüm.

 

Değerli olan her nesneye, her düşünceye, her yeniliğe nasıl bir ölçülü saygısı olduğunu gördüm.

 

Her insana göre bir dil bulunması gerektiğini, Vadi’ye gelen her yaştan, her soydan ve her boydan insana iletişim dersi verircesine Allah’ın yüzlerce maskesini yüzünde nasıl askısız arkalıksız tuttuğunu gördüm…

 

Hesabını kitabını bilmeyip, iktisat kitapları bastığı halde nasıl bir çıkıp on battığını gördüm.

 

Şunu da gördüm:

 

Kalbinin ellerine her sabah ve her akşam kendisini, kendisinin küçük bir biblosu olarak bırakıyor.

 

O yüzden yüzü kalbiyle barışık. İşte o alışverişte batma çıkma yok.

 

Ercan Şen… Tek kusuru Laz inadı… O da kusur sayılırsa tabi…

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator