ERSİN DEMİŞLER ERMİŞ

 

Beraber seyahat ettiğimiz oldu mu, oldu. Bir yerlerde oturup yemek yedik, çay kahve bir şeyler içtik mi,  yedik içtik. E, kitap alışverişimiz oldu mu, oldu. Tanıdık mı, tanıdık. Tüccar değiliz elbette, kitap değişimi de nihayetinde borç alacak bahsinde ele alınabilir.

 

Ehli dil mi, ehli dil. Ehli hâl mi, elbette. Büyüğünü küçüğünü bilir mi, bilir. Yokuşta diziniz kesilip, inişte ayağınız tökezleyince kolunuza girer mi, girer. Hastalansanız sizi sırtına alır taşır mı, taşır. Cömert mi, cömert…

 

Sadece hayatının, kazancının değil, bilgisinin, görgüsünün, güler yüzünün de zekâtını, sadakasını verir mi, verir. İnfak eder mi, eder. Ellerini açtığında melekler dikkat kesilir mi, kesilir.

 

Şöyle bir parantez: Ortak dostlarımızdan biri rahmetli olmuş. Birkaç gün sonra buluşuyoruz. Yan yana, konuşmadan, hiç konuşmadan,  içimizdeki zehirli ırmakların hırçınlığını saklayarak yürüyoruz. Otobüse biniyoruz. Yürüyoruz. Merdivenleri tonlarca yük taşıyor gibi bir halsizlikle çıkıyoruz.  Yürüyoruz. Kapıyı çalıyoruz.  Yakınlarından daha fazla üzüldüğümüz, ateşini yakınlarından çok bize düşüren merhumun yakınlarına taziyelerimizi sunuyoruz. Onlar mı bizi teselli etmeli? Diz çöküp bir “aşır” okuyoruz. Sesli okuyoruz. Sessizce rahmet dileyip, aynı yoldan, aynı sessizlikle, aynı acıyla, birbirimizin kalp atışlarını duyarak ayrılıyoruz. Biliyorum, giderken ve dönerken gözlerinden eski kervan arkadaşları geçiyor. Okul çıkışı, ocak çıkışı, iş çıkışı öldürülen gençler, ansızın ölüm haberini duyduğu kimsenin farkına varmadığı saklı değerler, uzaktan sevdiği ve izlediği başka arkadaşları, başka müntehirler, gözyaşıyla abdest aldıran,  cenaze namazına durduğunda akan suyun, esen rüzgârın, yağan karın da namaza durduğu yoldaşları geçiyor. Azrail Efendimizin canından can alan Azrail Efendimizle kendinden evvel el sıkışan, göz göze gelen kimler varsa onlar geçiyor. Onların geride kalan dul ve yetimleri, kitapları, kanlı gömlekleri, terekeleri, yarı içilmiş çay bardakları, anlatım bozukluğu varsa olsun, yarı sönmüş sigaralar, bin bir heyecanla çıkarılan dergiler, dağıtılan dergiler, dağıtılan bildiriler, asılan afişler, kurşun yağmuru altında açan, bir soluk nefeslenip kırılan çiçekler geçiyor.

 

Ersin Özarslan bu…

 

Ah etse, Palandöken’in koyaklarından sıcak ırmaklar akıtacak kadar dert ve kaygı sahibi…

 

Yeni Türk Edebiyatı Doçenti…  Erol Güngör ve Arif Nihat Asya’ya ayrı bir muhabbeti var.  Asya’nın şiir coğrafyasında dolaştı, Güngör’ün görüşünü de güngörmüşlüğünü de iyi bilir.

 

Kitabın ortasından konuşurken bile kitabın her yerinden konuşur.

 

Sahaf müdavimi…

 

Sarı sayfaların saçını parmaklarıyla taramasını bilir.

 

Kalemle okur. Okurken tashih yaptığı çok olmuştur. Kütüphanesinden çıkan bir kitaba Fizan’da rastlasanız onun okuduğunu bilirsiniz.

 

Kıyamet gibi kitabı ölmekten, dökülmekten, perişan olmaktan, kurtarmıştır. Sadece dostlarının değil, kitapların da yarasını sarmayı bilir.

 

Çocuk yaştaki talebelerine bile “bey” diye hitap etmesi kendi beyliğindendir. Beyliği “beylik” beliklerden değildir; fıtridir, sadece mizacı bile beyliğinin burhanıdır.

 

Titiz… Temiz ve yakışanı giyinir.

 

Çantasında her döneme ait baba kitaplar bulunur.

 

Lisanı da insanı da sağlam görmek, sağlam duymak, sağlam okumak ister. Musahhihliği nüksederse, nükteyle süslemeden düzeltmez.

 

Hayatın söylettiği şiirleri vardır, yaşayışı şiir gibi olduğu için şairliğini pek açık etmez.

 

Yüzü hem nükte hem noktadır.

 

Böyle biliriz.

 

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator