DOKUZU VAV DA OKUR VİRGÜL DE OKUR ADAM

 

Daha bilgisayar yaygınlaşmamıştı. Birine sahip olmak bir ata bir arabaya sahip olmaktan pahalıya gelirdi. Adamın bilgisayar bilgisi Türkiye’de bırakın ortalamayı, ortalamanın ortalamasının ortalamasının üstündeydi. Program yazdı. Mizacı tamamen zıt başka bir “hasta”nın “hafız” programında çalıştı.  Zamanında garipsenen, uçuk kaçık görülen programları, fikirleri zamanla başkaları tarafından uygulandı, aşıldı, eskitildi. O kendisini güncellemeye devam ediyor.

 

Film çağrışımlarını filan bırakın. Şöyle düşünün: 1984’ü aratmayan bir kuşatma altındasınız. Sitem sizi yok etmek istiyor. Eski bir fabrikaya, ne bileyim dışarıdan gecekondu olarak görülen bir yere kapanmışsınız. Kendi sisteminizi kurmuşsunuz. İçeriden dünyayı takip ediyor, sizi takip edenlerin bilgisayarına, telefonuna giriyor, kendinizi korumaya çalışıyorsunuz. O arada aşamayacağınız bir sıkıntı, fark edilir bir durum oldu. Bu “bilişim” denilen naneden kim anlar, ilk aklınıza kim gelir, sizi satmayacak, sıkıntınızı giderecek, o gelir. Öyle birisidir. Yarın böyle bir kuşatmayla karşılaşırsak biz de nihayetinde Osman Selvi’yi arayacağızdır. Elinde çantasıyla, aheste beste, yüzünde gram telaş izi olmadan gelecek, sizi diken üzerinde tutan o durumdan kurtaracak üstelik kendi dâhil kimseye bundan söz etmeyecektir.

 

Bu işi sadece o yapar da, başka işlerden de kaçmaz. Radyoda program yapalım, gelir. Hadi dergi çıkaralım, gelir. Yayınevinde editörlük yapalım, gelir. Teneke Tanrıdan Ayetler diye modern hayatı eleştiren bir kült kitap yazalım, gelir. Kaldı ki, tenekenin bile plastik karşısında bir haysiyet kazandığı günümüzde samimiyetle gelir.

 

Görev adamıdır da, görev adamı olması yaptığı işle, işi kiminle yaptığıyla, yapılan işin ne işe yaradığıyla da yakından alakalı… Yoksa her diyene…

 

Muallimdir. İlahiyat onda meslek olmaktan daha sevimli, daha hayatın içinde bir şeydir.

 

Bir yerde cemaatle namaz kılınacaksa, cemaatin bir adım önünde istediği kişidir.

 

Tütün kırarken dudaklarının mütemadiyen zikrettiğine tütün tarlaları da şahittir.

 

Her zaman gülümsemez. İnsanın olduğu yerde gülümser. Nükte yapmayı bilir, anlatmayı pek beceremez, nükte dinleme ustasıdır.

 

Kahkahası şenlikli bir depremden çalınmıştır.

 

Ali Şiası’nı da İmamiye Şiası’nı da en iyi bilenlerimizdendir. Şia’da imamet mevzuunda okumadığı kitap, makale kalmamıştır.

 

Şiiri çok okur, az yazar.

 

Gönlünün kışları da yazları da mutedildir.

 

Türkülerle dolusunca hüzün içer. “Hüseyin attan düştü sahra-yı Kerbela’da” türküsünü defalarca dinlerken yüzünü gözyaşıyla yıkadığına fakirin tanıklığı vardır.

 

Elinden, belinden, dilinden emin olduğumuz, yanan mum emanet ettiğinizde mumun yandığı yerden yanmaya devam ettiği nadir adamlardan biridir.

 

Deposu bilgisayar çöplüğüdür. İlk bilgisayardan son sürüme hepsinin dilinden anlar.

 

Soyadıyla müsemma bir asudeliği vardır.

 

Evcimendir. Yolda belde, kahvede kıraathanede eğlenmez.

 

İmanda ve ihlâsta kitaplı, yazarlıkta kitapsız taifesindendir.

 

Bıyık kestiğinde kediler, ağaçlar, çocukları, su içtiği bakır tas, burnunun ucu gönül koyduğu için yeniden bıyık bırakmıştır.

 

Dedik ya, Osman Selvi bu…

 

Gündelik hayatla ve dünyayla ne kadar uyumlu olunabilirse o kadar uyumlu…  Batıkta paçası kirlendiği ve battığı görülmemiştir.

 

Yüzü pilav tepsisi önünde şeyhinin başlamasını bekleyen bir dervişin yüzüdür; saygılı, iştahlı, beklemesini bilen, nimete şükreden bir yüz…

 

Böyle biliriz.

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator