MAHCUP MÜMİN MÜNZEVİ

 

İnsan nasıl bu kadar samimi, nasıl bu kadar naif ve narin olur, nasıl bu kadar şiddetten, hayatın bin bir türlü şiddetinden etkilenmeden, sulara abdest aldıracak, yaprağa secde ettirecek bir bakışla insanlar arasında dolaşır?

 

Öyledir.  Varlığıyla, sesiyle, gülümsemesiyle, hatırşinaslığıyla, kadirbilirliğiyle bu ve buna benzer hasletleriyle ve bunların tamamının ete kemiğe bürünmüş gözlenmiş kulaklanmış ellenmiş ayaklanmış bir âdeme dönüşmüş haliyle benzetmek olmasın yürüyen bir nezaket heykeli olarak sürdürür varlığını…

 

Yaratma sürecinin her evresinde, balçığı yoğrulurken, ruhu ve teni örülürken, kurutulurken, fırınlanırken sanki saydığımız hasletlerden biraz fazlaca ilave edilmiş gibi bir inceliği, bir kırılganlığı vardır.

 

Bir ezikliği değil… O kendisini kendi yapan değerleri, dinamikleri, süregelen toplumsal hayatımızda dalları beseleyen kökleri iyi görmüş, iyi anlamış, iyi değerlendirmiş birisi olarak formasyonu ve mesleği olan gazeteciliğin hemen her şeyi tüketen, hemen günübirlik tüketen çevrimin dışında kalmayı itinayla başarmıştır.

 

İşle güçle, günlük gaile ile babanızın adını bile hatırlamadığınız o yoğun ortamlarda bile sistemli bir şekilde dostlarını, çevresini hatırlayan, bunu biraz da altıncı vakit ibadet olarak gören birisidir. Hatırşinaslığı hatırlamayla sınırlı değildir kuşkusuz.

 

Yediği ekmeğin hatırından sokaktaki serçelerin hatırına, balkona çıkan karıncanın hatırından mahalledeki meczubun hatırına yaşayan her şeye yaşatan bakışı ve ilgisi vardır; bu yönüyle içinde  alabildiğine mümin bir Sait Faik taşır.

 

Ne var ki, öykü yazarı değil, öykü yaşayanıdır.

 

Rahmetli Erbakan’ın dizi dibinde Hoca’nın çocukluğunu, ilk gençliğini, mektep hayatını dinlerken,  Türkiye’nin küçülme evrelerinin geride kaldığına, görülen Yeniden Büyük Türkiye rüyasının  sahih tabirlerine Allah’ın birliğine inanır gibi inanmaktadır.

 

Bıyıkları hilal olmasa da doğuştan hilalcidir.

 

Sakalları, doğup büyüdüğü toprakların çam ağaçlarının  gün doğmadan önceki siluetinden izler taşır; sünnete uygundur.

 

Karayla muhabbeti yoktur. Sadece Karesi Sancağı’ndaki incelmiş haliyle sever. Mizacı, bir ırmak nasıl kareye sığmazsa öyledir; çerçevelenemez.

 

Tebessümü Peygamberin beğendiği tebessümdür.

 

Hicabı hicap duyulacak bir şey yaptığı için değildir: Ayıplanacak bir söz bir kaba kelam duyduğunda yüzü Balıkesir elması gibi, kulakları son baharda elma yaprağı gibi kızarır.

 

Mustafa Yılmaz bu, ağabeyimiz…

 

Milli Gazete’nin Ankara beylerbeyi…

 

İstikrarlı ve istikametli…

 

Kanaatkar. Başka cazip tekliflere nezaketle kapalı…

 

Türkiye kaygısı ve sevgisi sınıflanmayacak ve sınıflara sığmayacak kadar geniş.

 

Yakın tarihimizi iyi bilenlerden…

 

Dul Kadının Oğulları’yla iyi bir şifre çözücü olduğunu gösterdi.

 

Saçları henüz keşfedilmemiş bir denizin az köpüklü dalgası…

 

Yüzü kedere ve kader doğru derinleşen bilindik bir deniz…

 

Gemilerini meleklerle inşa eder.

 

Böyle biliriz.

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator