YONTULSA YUSUF ÇIKAR YÜREĞİNİN CEBİNDEN.

 

Bir yerde oturun, bir çay söyleyin ve konuşmaya başlayın… Olmadı, konuşturmaya başlayın, havadan sudan konuşsun önemli değil, cıvadan pusuladan konuşsun.

 

Satır arkasıyla, satır arasıyla, imasıyla, imlasıyla, inşasıyla o bir saatlik konuşmada ne çok şey var Allah’ım… Diliyle değil de yüzüyle, o çok şey görmüş, işkence görmüş, parmaklık görmüş, görüşmeci görmüş, gardiyan görmüş, o küçücük koğuştan dünyanın bin bir hâlini görmüş  gözleriyle konuşuyor daha çok.  Dili konuşmuyor, yüzü konuşuyor. Samimi… İçtenliği aşan bir samimiyet. Ne konuşursa konuşsun çizdiği portre kaybolan, kaybolmamak için direnen, hayata o her şeyi görmüşlerin, her acıyı çekmişlerin dinginliğiyle bakan bir adamın portresi…

 

O yüz bir nevi kardeş bilgiler cemiyeti olarak faaliyet gösteriyor.

 

İhanete uğrasan da ihanet etme bilgisi…

 

Ruha, gönle, kalbe, aşka kelepçe vurulamayacağı bilgisi…

 

Kin tutma yakışmaz, ancak, asla unutma bilgisi…

 

İnsandan nasıl piyon olur bilgisi…

 

Anadolu insanının bir gömlek gibi taşıdığı harbiliğin, delikanlılığın, kadirşinaslığın nelere kadir olduğunun bilgisi…

 

Devlete dersinde öldürülenlerin bilgisi…

 

Gözleri bağlıyken sesten insan tanıma bilgisi…

 

İyi polis kötü polis dostluğunun bilgisi…

 

Bir serçeyi iki ağaç arasında uçarken seyretme özleminin nasıl bir şey olduğunun bilgisi…

 

Açık hava altında saatlerce ucu açık yürümenin hiçbir şeye değişilmeyeceği bilgisi…

 

Sloganların kirlettiği, katlettiği, yığın halinde çıkmaz sokaklara sevk ettiği gençlerin akça annelerinin esmer babalarının yüreklerindeki evlat özlemlerinin bilgisi…

 

Zalimliğin de sınırının olmayacağı bilgisi…

 

“Kanla kirlenmiş evrak”ın derin devletin en çok sevdiği evrak olduğu bilgisi…

 

Usul akan bir dereye taş atmak, halkaların yayılımını izlemek için sabırsızlanan parmakların, avucun, elin tutsaklığa lanetinin bilgisi…

 

Hiçbir günahı olmadığı halde salt ocağa derneğe gittiği, kaydı olduğu için dört bin gün hapis yatanların dört bin ton dayak yiyenlerin içlerinde çalışan katran ocaklarının bilgisi…

 

Günah küpü oldukları halde,  o çocukları derneklere ocaklara, örgütlere sürükledikleri halde tutukevinin kapısını bile görmeyen asıl suçluların dünyanın her nimetinden yararlanırken içlerinde çalışan başka katran ocaklarının bilgisi…

 

Çay bitti…

 

Bilmeseniz bile bu adam “çekmiş” kardeşim, çekmiş de çektiklerini bir yaşama sevincine, bir onarma ve sağaltma bilincine tebdil etmiş diyeceğiniz o konuşma tamamlandı, ve tanıdınız.

 

Remzi Çayır bu…

 

Bir zamanlar Mavera’da hikayeleri yayınlanırdı.

 

Sonra Yusufiye’yi  tanıdır. Tahsilini Taş Medrese’de ikmal etti.

 

İçerinin ve dışarının içeriyi oluşturan yüzünün kendi tanıklığına denk gelen dönemlerini yazdı.

 

Romanları “Darbeleri Araştırma Komisyonu” tutanaklarına geçse yeridir.

 

Savruk ve dağınık olması kusuru…

 

Gündelik yazılarında bir numara yok, her köşe yazısı gibi sıradan…

 

Hesap gününü iple çekiyor.

 

Yüzü de…

 

Böyle biliriz.

 

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator