KARANLIĞA TANIK

 

Rasim beyin çevresinde sarışın bir gölge, hafiye sözcüğünü utandıracak bir hafiye güzeli olarak dolaşırdı. Sorulmayınca konuşmaz, konuşunca az konuşur, yerince konuşur, sözcükleri sarışın sularda yıkayarak temiz konuşurdu. Üstü başı düzgün, hatta bıyıklarının sarışınlığı giysilerine gün ışığı gibi sızmışçasına derli toplu, ayaklarını bitiştirerek, binlerce yıldan beri süregeldiği intibaı uyandıran bir gülümsemeyle otururdu. O haliyle modern zamanlarda bir derviş, bir bağlı, bir insan güzeli portresi çizerdi. Şehrin hayhuyundan, gündelik koşturmacadan, telaştan üzerine hiçbir ima, hiçbir iz bulaşmamışçasına sakin, dingin ve mutmain bir mizacın adamıydı. Görende saygıyla birlikte samimiyet uyandıran, sevgi uyandıran, hemen sıcak bir Haziran öğlesinde aynı harmanda sessiz buğday yığını seyrediyormuş gibi sizi kendi haline ortak ederdi. Bunu yerine göre tek sözcük telaffuz etmeden, yüzünde tek mimik oluşmadan yapardı. Öyle olurdu.

 

Rasim beyin sarışın gölgesi olunca, girdiği kitapçılar, oturduğu çay ocakları, yürüdüğü sokaklarda mevsim ne olursa olsun, hava ister karlı buzlu ister yağmurlu bulutlu olsun birden sarışınlaşırdı.

 

Yürürken bıyıkları da, tıraşlı yüzü de, temiz giysileri de, gülümsemeden bir ayna olan alnı da gölge gibi yürür, etrafı rahatsız etmeden, etraftan rahatsız olmadan kendine özgü bir denge üzre yürürdü.

 

Çantalı olduğu zamanlar çantası da kendisiyle birlikte aynı minval üzre yürürdü.

 

İlk tanıştıklarına bile sanki milyonlarca yıldır tanışıyormuş gibi bir güven, bir samimiyet aşılar, o samimiyet halesi, o ortamda bulunan diğer kişileri de, hatta kitapçı çırağını, garsonu, uğrayıveren simitçiyi, piyango biletçisini, seyyar sokak çalgıcısını da içine alırdı.

 

Hiç konuşmadan, hiç söze karışmadan, bir gölge sıfatıyla bu etkiyi sağlaması da ona özgüydü.

 

Bir adamın Türkiye’nin en çok polisiye roman okuyucusu, en çok polisiye kitap biriktiricisi olarak, binlerce tuzaktan, ölümden, cinayetten, silahtan, bıçaktan, ipten, zehirden, üç kağıttan, entrikadan, şeytanın insana ilham ettiği binlerce detay plandan haberi olup da, bunları okuyup, merakını bunlarla giderip, adeta melekleşerek yeryüzünde dolaşması Rasim beyin gölgesi olması  nasıl bir kaderdi Allah’ım, nasıl bir tevafuktu, tesadüftü?

 

Hayatında karınca incitmişliği ve parmak kanatmışlığı yoktu. Olamazdı.

 

Hayatında sert sözcükler, sert sesli harflerle kurulmuş tek cümle yoktu, olamazdı.

 

Hayatında bırakın insanı eşyaya karşı en küçük bir iteleme, dışlama yoktu.

 

Kapıları incitmeden açmış, aynalara incitmeden bakmış, sularda incitmeden yıkanmış bir adamdı.

 

Kaşlarının çatıldığı da görülmemişti.

 

O kurgu oyunlar, Kabil’in günümüze yansıyan, o günden bu yana çeşitlenen entrikalar üzerinden, kendi muazzam ve muhteşem varlık oyununa acıdan tebessümler taşımayı, yolculuğunda kendisi olmayı, kendisi kalmayı başarmış bir azizdi. Elbette aziz değildi ancak azizlere özgü bir ruh taşıdığı, bir mizaçla zırhlandığı kesindi.

 

Remzi Matur bu, ağabeyimiz.

 

Rasim beyin sarışın gölgesi… Yeryüzünün nen güzel, en iyi hafiyesi.

 

Öldü.

 

Cennette başka kitaplar okuyordur, Allah bilir.

 

Yüzü hep Habil’in yüzü olarak kaldı.

 

Böyle biliriz.

 

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator