HEM ASKER HEM NİŞANLI

 

Söyleten derdi var.

 

Hani, yakın tarihimizin savaşlarına, ayak oyunlarına, kirli beyaz propagandalarına, mecburi gönüllü sürgünlerine, hayalperest ve hayatperest aydınlarının imparatorluk genişliğindeki rüyalarına, o rüyaların küçüle eksile Anadolu coğrafyasına tebdil olan yorumlarına tanık olmasa tarih derinliğinde bir suskunluğa gömülecek hissine kapılıyorsunuz.

 

Ana hatlardan ara detaylara kafasındaki yaşanmışlıklar zinciri bir milletin son yüzyıllık tarihinin halkaları… Paslananları, kırılanları, ezilenleri halkaya dahil… Kaybolanları da… Bir yandan  bir imparatorluk genişliğindeki o büyük rüyanın hâlâ o imparatorluk coğrafyasında, hani ansızın bir kımıldama gibi, ansızın bir kuru ağacın dal vermesi gibi canlandığını görmesi; yakılan ağıtlar ve umutlar diğer yandan o rüyanın bütününe yakılan ağıt da zincire dahil… Söyleten derdin bin bir çekmecesinden çıkardığı günlükleri, anıları, arşiv belgelerini okurken, tahlil ederken, terkip ederken mürekkebin mütemadiyen dağılması sadece gözlerinden düşen, kendisini inanılmaz bir ciddiyetle tanımladığı ve istemediği halde düşen gözyaşlarıyla değil sadece; gönlünün gözyaşları da dökülüyor sayfalara…

 

Konuşması da sessiz. Bir kışlada, barakalara karın düşmesi gibi, sabaha yakın günün doğması gibi, akşamüzeri serçelerin saçaklara, baskın ağaçlara uykuya çekilmesi gibi bir taze sessizlikle konuşuyor; mümkün mertebe az konuşuyor.

 

Matarasında gönül ırmakları…

 

Yürürken de dertli ve sessiz. Onda ayak parmaklarının bile hangi toprağa bastığına, o toprağın vatanlaşma ve vatan kalma evrelerine, sadece tarihi bir hakikat olarak değil, insanıyla kuşuyla, ağacıyla taşıyla Eski Türklerin “kutlu yer” inancını andırır tutkulu bir dikkat var. Toprağı ve toprakta yatanı da incitmemek için yürüyüşü sessiz…

 

Müzelerde, özellikle askeri müzelerde onca esvap ve eşya içerinde gözleri dolaşırken, belleğindeki tarihin de esvapları ve eşyaları yine belleğindeki adlı adsız insanların üzerinde adeta o tarihi yazıyor ve yaşıyor gibi bir hale bürünüyor; çoğu zaman müzede olmasa da bu hal üzre… Ondan yüzündeki keder de sessiz…

 

Haddinden fazla cömert ve haddinden fazla kırılgan tarafı tamamlıyor sessizliğini… Bir de yol arkadaşları için sadece parkesini değil, kalbinin giysilerini bile hesapsız verebilecek kadar gönül yalınlığına sahip oluşu…

 

Yeni edebiyatı da takip ediyor, edebildiği kadar. Şiirle bağı çokça Avşarlığından…

 

Hem asker, hem Avşar  hem nişanlı…

 

Muharrem Ertaş’a ve Dadaloğlu’na muhabbeti her türlü tanımın dışında…

 

Servet Avşar bu…

 

Adı ahbaplarını zengin kılmaya yeter.

 

Bozoklu…

 

Tarih doktoru…

 

Birinci Cihan Harbi’nde propagandayı enine boyuna çalıştı.

 

Tarih muallimi…

 

Yüzü hilkatten iskana tabi tutulan bir yüz…

 

Çerle çöple, çadırla çerçiyle işi olmaz.

 

Böyle biliriz.

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator