“KORKUT, TORBANI SARKIT”

 

Büyümek temrin ediyor… Delikanlılara akademide ders verse de hala çocuk… Ondaki çocuksuluğun kendine özgü bir tarafı var; suluğu fazla, çocukluğun… Yürürken, okurken, yazarken, konulurken, tüterken, kabulüyle reddiyle ısrarıyla munisliğiyle birazdan bütün bunları unutacak,  sadece çocukların sahip olduğu aymazlıkla, dalgınlıkla yeni bir şeyin peşine düşecek, peşine düştüğü yeni şeyde çocukluğunu yeniden yaşacakmış gibi bir şey…  Bu da büyüme alıştırmalarına dâhil… Şu var ki, hiç büyümeyecek, canı çıksa da çocukluğa göbekten bağlı huyuna bağımlı kalacak… Bir farkı, aceleci olmayışı… 

 

Başka bir şey daha: Hayata bağımlı… O kadar bağımlı ki, yaşamayı oyundan öte ayinleştirenlerden… Neye başladıysa, meraklı bir çocuğun bir saati söküp, en küçük parçalarına ayırıp takamayışı gibi bir dibi görme, sona varma eğilimi mizacının yedeğinde yürüyor… O saatin parçaları tekrar takılmıyor, işlemiyor olsa da, saatin içinde ne olduğunu bilmekten, daireleri saniyeyi, akrebi, yelkovanı tanımaktan memnun… Saniyeyi, akrebi tanıdığı anda, o parça saatin bir parçası olmaktan çıkıyor, başka bir şeye dönüşüyor.

 

Saçlarını yana taraması da öyle, saçları kendinden başka bir şey…

 

Gözlükleri, elindeki çanta, iç cebinde taşıdığı kalem, hatta her ortamda değişmeyen o kendine özgü perdelenmiş gülümsemesi de kendinden başka bir şey…

 

Bu halleri kendi mi, o da belli değil… Halleri de kendisinden başka bir şey…

 

Zulmetmemiştir, kimsenin hakkını yememiştir, kimseyi kırıp incitmemiştir, yüksek sesle konuşmamıştır, çevresinin elinden dilinden ve belinden emin olduğu kişidir amenna da, o kişiliğin giydiği çocuk libasının desenlerinde sonsuz bir yaramazlık yapma özlemi, hatta tutkusu doku ve dokuludur.

 

Bütün bunlar yaratıcının bahşettiği o muhteşem yalnızlıktan ve muhteşem sahipli olmaktan ileri mi geliyor, orası da tam belli değil… Yaratıcı koruyucu ve yaşatıcıdır, buna imanından kuşkusu yok…  O yaratım, koruma ve yaşatma eyleminde nasıl “tek” olduğunun farkında olması, sürgünün kolektif değil tek bir sürgün oluşu da kendi farkında olmasa bile belirliyor mizacını…

 

Köklere inmesi, kronikleri etüt etmesi de mizacından kaynaklanıyor.  Eski bilgeleri, feylesofları, muharrirleri takrir kıraat ederken, takrir ederken, hatta kaleme dökmese bile tahrir ederken, onların söylediklerini de akrebine yelkovanına ayırıyor ve saati birleştirmiyor.

 

Büsbütün terkip etmiyor diyemeyeceğiz, yapıp ettiği de kendi dünyasında bir terkipten ibaret, ondan çıkardığı hükümler, genel geçer hükümlerin dışında kalıyor. Bu yönüyle aykırı…

 

Mütebessimliğine, cömertliğine, arkadaşlığına diyecek yok… Susup dinlemesi de takdire şayan… Susup kendini dinlemesi oyunun ve çocukluğunun bir parçası, çünkü sizi dinlerken bile esasında kendisini dinliyor.

 

Şenol Korkut bu…

 

İlahiyatçı, doktor…

 

Şiirle ve şuurla arası iyi…  İlhamı sadece vahiyle irtibatlandırdığından kendi yazdıklarında geleni dış kapıda bırakıyor, kelimeleri de iliklerine kadar söküp ondan sonra yerine koymaya çalışıyor. Ondan şiirleri de oyuncağı…

 

Yüzü organik, aharlı ve tıraşlı… Yanlış yazılar silinip değiştirilebilir.

 

Böyle biliriz.

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator