İŞİNE BENZER BİRAZ

 

Onu gördüğümde, buğulu, hayattan çok çekmiş yüzü, buğulu gözleri, dokunsan ağlayacak bulutlu ve bulutsu haliyle siyah beyaz fotoğraflar gösteriyordu ilgililerine… Kendisi de siyah beyaz… Çokça siyah tabii; esmerliğinden… Beyazlığı saflığı ve kalbinden…

 

Yanında beş on çanta birden taşıyor… O çantalarda oyuncaklar, minyatür objeler, siyah beyaz fotoğraflar, kartpostallar, mektuplar, davetiyeler, kitaplar, bir deve derisi çanta, ne bileyim ikiye katlanmış dokuma halı çanta vesaire… Biraz da bu eşyalardan örülme kaderi… Çok görmüş, kullanılmış, bir köşeye, ne bileyim kömürlüğe, tavan arasını tıkıştırılmış, kapı önüne bırakılmış eşyalar… En çok da siyah beyaz fotoğraflar.

 

Konuşurken saygılı ve çekingen… Yürürken kırılgan ve tedirgin… O yürürken hayat da üzerine yürüyormuş gibi bir tedirginlik içerisinde…

 

O kadar çek çekmiş ki dünyadan ve hayattan, yaşaması günahlarına kefaret sayılsa yeri… Günahı var mı, Allah bilir elbette… İntiba şu: Bu adam zaten günaha meyletmez. Böyle bir kırılganlık, biraz dervişsi, biraz meczup, biraz arada kalmışlara, tutunamamışlara özgü mizacı günaha meyilli değil.

 

Türkiye’nin dört bir yanındaki hurdacıları, eskicileri tanır.

 

Türkiye’nin dört bir yanından, zamanında, Ankara sahaflarına, koleksiyonerlerine, meraklılarına yıllarca o eski püskü, pek de maddi değer ihtiva etmeyen eşyalar arasında kıymetli tablolar, nadir hatlar, fermanlar, beratlar, ünlü kişilerin imzasını taşıyan gündelik hayatta kullanılan eşyalar taşımış… Sudan ucuz fiyatlarla, biraz bilmezlikten, biraz hatır gönül hesabına elden çıkarmış topladıklarını… Değerini alamamış bunların… Kıymeti bilinmeyen yahut emeği heba olan insanların o ezik halini de ayrı bir gömlek olarak giydiriyor mizacının bedenine…

 

Kıymeti bilinmeyen yahut emeği heba olan insanların ezikliği yanında bir de öfkeleri olur ya; işte o öfkeden onda gram yok… Allah elinden tutmuş da bilmediğimiz bir rıza makamına oturtmuş onu… Eve ekmek götürme kaygısını, ne bileyim çocuğunun okul harçlığını filan düşünmek denkleştirmek için çabalıyor da, çıkaramayınca da öfkelenmiyor.

 

İlişkileri iyi de, yaptığı iş bir işse şayet, meslek bilgisi iyi değil… O hurdalar içerisinde sahiden hurda olan, değer ihtiva etmeyen objeleri de birileri ona değerli dediğinde değerli sanıyor.

 

Bir de şu hinlik kurbanı tabii: Bazı müşterileri getirdiği her şeye bakıp ederi olanları bunlar para etmez ama diyerek sudan ucuz alıyor, değersiz olanları bunları iyi fiyata satarsın diye çantaya geri koyuyor. Adı Yener olan bir adamın yenilgisi anlatılır gibi değil…

 

Yener Daloğlu bu…

 

Soyadı kanunda silahlarını bırakıp sadece düşük omuzla kalanlardan, Erzurumlu…

 

Mütekait muallim…

 

Feleğin çemberinin bedeninin de ruhunun da her yerinde iz bıraktığı nadir adamlardan…

 

Adam ama… Teşekkür ve dua etmesini unutmamış…

 

Vicdanının göklerine ince yağmurlar yağıyor, ılık…

 

Yüzü dünyanın bütün tutukevlerindeki kader mahkûmlarından özetlenmiş bir yüz… Konuştukça, o yüz açıldıkça yazılmadık romanlardan sayfalar dökülüyor.

 

İyi âdem vesselam… Böyle biliriz.

 

mehmetayci.com.tr 2012
Free Joomla Theme by Hostgator